Karikatürist, animasyon sanatçısı, içerik üreticisi İhsan Canıtez, “efendi çocuk” müessesesini yalayıp yutmuş biri. Bunun bıraktığı yükleri, çizgilerde yarattığı kurmaca evrenler aracılığıyla atıyor; derisine işleyen iyiye inanma hâlini ise hikâyelerinde yaşatmaya devam ediyor. İhsan Canıtez’le Egeliliğin kişiliğine yansımalarından yalnızlık kavramına bakışına, seslerin hayatındaki yerinden sosyal medya görünürlüğüne dair düşüncelerine uzanan bir sohbete koyulduk.

“Gerçek hayatta yeterince karşılaştığımız ilişki biçimlerini kurmacada yeniden üretmek yerine başka türlü ilişkilerin de mümkün olduğu bir alan açmayı tercih ediyorum. Çünkü en başından beri beni en çok heyecanlandıran şey, o kâğıtta her şeyin mümkün olabileceği ihtimaliydi.”

Çizim serüveniniz nasıl başladı? Çocukluğunuzda, ilk gençliğinizde kimleri örnek aldınız? Sizi çizime yönlendiren etkiler nelerdi?

Altı yedi yaşlarındayken elime geçen mizah dergileri ve çizgi romanlar sayesinde çizgi dünyasıyla tanıştım. Bence iki çeşit çocuk vardır: Mizah dergisini karıştırıp bırakanlar ve karıştırdıktan sonra karikatürist olanlar. Ben ikincisiydim. İlk gençliğimde tek tek isimlerden çok, o dergilerin kurduğu dünyayı örnek aldım; birkaç çizgiyle hem güldürebilmek hem de kimsenin açıkça söylemediği bir şeyi söyleyebilmek beni çok etkiledi.

Oldukça uslu, efendiliği sürekli övülen bir çocuktum. Bir süre sonra çocukluğun biraz da taşkınlık, itiraz ve yaramazlık olduğunu fark ettim. Sanırım yaşayamadığım o tarafım kendine çizgilerde bir alan açtı. Çünkü sürekli usluluğunuzla onaylandığınızda öfkenizi, kırgınlığınızı, hatta neşenizi bile özgürce yaşamak zorlaşabiliyor. İnsan da kendini ifade etmek için başka yollar buluyor.

Tüm bunların yanında benim için çizmek ve yazmak hiçbir zaman kaçmak olmadı. Tam tersine, duygularımı anlayıp dönüştürmenin ve onları yaşayabilmenin başlangıcı oldu.

Memleketinizi sık sık anıyorsunuz; o yüzden bu bir merak konusu oldu benim için. Afyon’da büyümenin, Egeliliğin yetişkin İhsan’a ve çizer İhsan’a nasıl katkıları ve engelleri oldu sizce?

Afyonkarahisar arada kalmış bir şehir; hem coğrafi hem kültürel olarak Ege ile İç Anadolu arasında bir geçiş alanı. Ben şehirlerin, içinde yaşayan insanların karakteri üzerinde büyük bir etkisi olduğuna inanıyorum. Dolayısıyla şehrin bu arada kalmışlığı, orada yaşayan insanlara da ister istemez yansıyor.

İnsan neyle çok karşılaşırsa o kası güçleniyor sanırım. Memleketimin bana en büyük katkılarından biri, bugüne kadar pek arada kalmamış oluşum olabilir. Genellikle aklıma bir şey geliyor ve doğrudan harekete geçmeyi tercih ediyorum. Bu da beni “Yapacaksan başarılı bir şey yapmalısın” yanılgısından uzaklaştırıp “Yapacaksan herhangi bir şey yaparak başlamalısın” gerçeğine yaklaştırıyor.

Şimdi İzmir’de yaşıyorum ve Ege kültürünü çok seviyorum. Buralarda insanlar duygularını derin ama pek göstermeden yaşarlar; duygular çoğu zaman başka şeylerin içine gizlenir. Hikâye anlatırken de vermek istediğiniz mesajı doğrudan söylemez, başka şeylerin arasına saklarsınız. Sanırım bana Egeliliğin kattığı en önemli şeylerden biri de bu.

Elbette her zaman başka bir iyi ihtimal vardır. Çizimle ilgilendiğim o yaşlarda İstanbul’da olsam, ustalarla ve bu işi yapan insanlarla daha fazla vakit geçirmenin büyük katkısı olurdu mutlaka. Küçük bir şehirde büyüyünce birçok şeyden mahrum kalıyorsunuz. Fakat bu mahrumiyeti bir inada dönüştürüp günün sonunda daha çok çalışıyorsanız, onun da kıymetini bilmek gerekiyor.

Instagram’da paylaştığınız animasyon serileri hep incelikler üzerine oluyor. Bazen gerçek hayatı değil de ideali yansıtacak kadar nahif olduğu söylenebilir. İlişkiler toksik değil, cinsiyetçilik yok, karakterler arasında elbette çatışmalar oluyor ama sağlıklı bir şekilde çözülüyorlar. Bunlar üzerine düşünmek, fikir geliştirmek, bunlardan kurmaca evrenler yaratmak kendinizle kurduğun ilişkiyi nasıl dönüştürdü?

Öncelikle bu bakış açınız ve yorumlarınız için teşekkür ederim. Hikâyelerimin karşıya böyle geçmesi beni çok mutlu ediyor. Gecenin bir yarısı hayatta belki asla denk gelemeyeceğim birinden “Bu konuyu hiç böyle düşünmemiştim, kafamı kurcaladın” mesajı almak çok kıymetli. Yazıp çizdiğim bir şeyin başka bir insanda kapı açması, bir meseleye farklı bakmasını sağlaması bu işi yapma nedenlerimin başında geliyor. Fakat beni masanın başına oturtan daha öncelikli şey kendimle kurduğum ilişki.

Sanırım üreten insanlar, öncelikle kendi zihinlerindeki karışıklığı biraz olsun toparlamak için üretiyor. Bunu bilinçsiz olarak yapıyor olabiliriz. Herkesin hayatın çıkmazlarıyla kendince bir mücadelesi var. Ben de bu çıkmazlara bir anlam bulabilmek, rahatlamak, duygularımı ve düşüncelerimi kendi dilimde ifade edebilmek için yazıp çiziyorum. Dertlerim genellikle kendi içimde çözmeye çalıştığım ama pek çok insanın yaşayabileceği insanî hâllerden doğuyor. Kafamı kurcalayan şeyleri kurmaca bir evrende bir forma sokmak, sonra bunu benzer duyguları yaşayan insanlarla paylaşmak ve yalnız olmadığımı görmek bana iyi geliyor.

Bütün bunları yaparken “iyi” bir şey anlatmaya çalışıyorum. Bununla seyirciye mutlaka bir mesaj vermeyi kastetmiyorum; kendimde böyle bir zorunluluk hissetmiyorum. Fakat bir hikâyeyi çalıştıran en temel şeylerden biri, hikâyenizin bir derdinin olmasıdır. Benim hikâyelerimde toksikliğin ve cinsiyetçiliğin geri planda kalması, çatışmaların daha sağlıklı biçimlerde çözülmesi de bu dertle ilgili. Gerçek hayatta yeterince karşılaştığımız ilişki biçimlerini kurmacada yeniden üretmek yerine başka türlü ilişkilerin de mümkün olduğu bir alan açmayı tercih ediyorum. Çünkü en başından beri çizim ve hikâye anlatımı dünyasında beni en çok heyecanlandıran şey, o kâğıtta her şeyin mümkün olabileceği ihtimaliydi. Bunu kendime hatırlatıyorum.

Tüm bunları hayatı romantize etmek ya da kusursuz bir dünya kurmak için değil, kendi hayatımda da meseleleri böyle yaşamaya, anlamaya ve çözmeye çalıştığım için anlatıyorum. Bir karaktere sağlıklı bir cümle kurdurabilmek için önce o cümlenin ne olduğunu düşünmek gerekiyor. Dolayısıyla karakterlerim kendi çıkmazlarından bir yol bulmaya çalışırken, ben de onlarla birlikte kendi çıkmazlarımı anlamaya çalışıyorum. “İyi” bir şey anlatmaktan kastım da hikâyenin insanlarda güzel bir yere dokunması ve iyi duyguları harekete geçirmesine ufacık da olsa katkıda bulunması.

Üretmek insanı dönüştürüyor elbette fakat bence daha kıymetlisi, dönüşen insanın yeniden üretmesi ve yaşadığı dönüşümü ürettiklerine taşıması. Bu hem izleyici hem üretici için karşılıklı fayda yaratan ve bu işi sürekli yapmanızı sağlayan bir formül gibi oluyor.

“Hikâyelerimin temel çatışması: Mutlu olmak isteyen insanla yalnızca güvende kalmak isteyen zihni arasındaki savaş.”

Uyumluluk zehri, hayır diyememe, sınır koyamama, korkular ve karanlık tarafla yüzleşmekten kaçınma… Bunlar çağın tartışma konularına dönüştüğü için insanların ilgisini çekiyor. Ama tek sebep bu değil bence; informatif içeriklerdense hikâyeler daha fazla empati ve öz şefkat uyandırıyor izleyende. Hikâye toplama ve yazma sürecinizi nasıl şekillendiriyor tüm bunlar?

Hikâyelerimin çıkış noktası çoğunlukla kendi hayatımdaki çıkmazlar, mutluluklar, gözlemler ve benzerleri oluyor. Fakat insanın kendisiyle kurduğu ilişkide yaşadığı bu durumların neredeyse tamamı, daha geniş bir yerden baktığınızda “insanî hâller” dediğimiz ortak alana çıkıyor.

Sosyal canlılarız; diğer insanların gözünde nasıl göründüğümüzü önemsiyoruz. Belli bir kültürün, ailenin ve öğretinin içinde büyüyor, bize öğretilen doğruları zamanla kendi doğrularımız sanıyoruz. Bizi biz yapan şeylerin bir kısmı da bu kodlardan oluşuyor. Bunun sonucunda insan, en yakınlarının yanında bile kendisi olduğunu düşündüğü kişinin tamamını ortaya koyamıyor. Zaten bunun bütünüyle mümkün olduğundan da emin değilim; olmasın da.

Fakat hikâye anlatan kişi bu konularda dürüst davrandığında izleyen ya da okuyan insanlar, konuşulmayan hatta bazen kendilerinin bile düşünmekten kaçındığı taraflarıyla karşılaşıyor. Ana fikre katılmasalar bile artık onun bir parçası oluyorlar. Çünkü kendilerinden sakladıkları bir şeyi başka bir karakterde görmek, insana en azından o konuda yalnız olmadığını hissettiriyor. Sanırım informatif bir içerikle hikâye arasındaki temel farklardan biri de bu: Bilgi size bir şeyi açıklıyor, hikâye ise onu yaşamanıza izin veriyor.

Modernleşmeyle birlikte bireyselleştik; kendimiz üzerine düşünmeye ve mutlu olmayı hayatın temel amaçlarından biri olarak görmeye başladık. Fakat zihnimiz, bizi mutlu etmek için değil, hayatta tutmak için evrimleşti. Bu yüzden en kötü ihtimalleri düşünüyor, küçücük bir olayı içeride saatlerce döndürüyor ve tehlike olarak algıladığı değişimlerden kaçıyor. Sanırım hikâyelerimin temel çatışması da burada doğuyor: Mutlu olmak isteyen insanla yalnızca güvende kalmak isteyen zihni arasındaki savaş.

Bahsettiğiniz gibi uyumluluk zehri, hayır diyememek, sınır koyamamak, itiraz etmek yerine susmak ya da karanlık taraflarımızla yüzleşmekten kaçınmak bu savaşın gündelik hayattaki çıktıları. Hikâyelerimin çıkış noktalarını böylesine olağan insanî hâller üzerine kurmak ve onları karakterler aracılığıyla anlamaya çalışmak en başta bana iyi geliyor.

Gerçek hayatımda, ne anlattığım hikâyelerdeki kadar ideal olanın peşindeyim ne de her zaman bu kadar romantiğim. Fakat anlatma biçiminin, anlatılan şey kadar önemli olduğuna inanıyorum. İnsanların bakmaktan çekindiği yerlere onları zorlayarak değil, incelikle yaklaştırmak gerekiyor. Ben de karanlık bir meseleye naif bir yerden bakmanın, onu hafifletmeden görünür kılmanın yollarını arıyorum. Bu arayışı da çoğu zaman sancılı olsa da seviyorum.

Yalnız karakterleri başkalarıyla bir şeyler paylaşmaya yönlendiriyorsunuz hikâyelerinizde. Bir aradalığın panzehir olduğu vurgusu da hepimize iyi geliyor. Yalnızlığa bakışınız neye evrildi yıllar içinde?

Eskiden yalnız kalmanın insanlardan uzak olmak anlamına geldiğini düşünürdüm. Sonra uzaklaşmanın, kendi kabuğuna çekilmenin, insanın yapısına aykırı bir şey olduğunu fark ettim; mesafeli bir birleşmenin bize iyi gelebileceği dürtüsü de bana bu hikâyeleri yazdırmaya başladı. Beraberlik konusunu işlemek iki sene önce hiç aklıma gelmezdi. İçeriklerime baktığımda bir yerden sonra bir kırılma görüyorum, ondan önceki her karakter ise yalnız, hatta yalnızlığı çok övüyor hepsi. Bugün katılmıyorum o karakterlere. 

Kendi yaşamımda, insanlarla kurduğum ilişkilerde olup bitenleri kafaya takan, düzeltmeye çalışan biriyim. Orada bir şeyler değiştikçe bu, üretimlerime de yansıyor tabii. Anlatılan hikâyenin iyi bir mesaj vermesi gerektiğini düşündüğüm için de bu dönüşümlerden besleniyorum.

Çalışma pratiğinizden biraz bahsedebilir misin? Animasyon videolarınız nasıl hazırlık aşamalarından geçiyor, yolculuk uzaktan epey zorlu görünüyor, sonuca ulaşmak ne kadar sürüyor?

Uzaktan zor görünüyor, değil mi? Yakından daha zor.:) Çünkü tek başıma yapıyorum. Belki kendime çok yükleniyorum. Bir içeriğin hazırlığı bir hafta alıyor yaklaşık; yazımı tamamlanmış içerikleri kastediyorum. Bazen aylar da sürebiliyor kafamdaki bir içeriğin oturması. Bir fikir eğer bütün yönleriyle beraber içime sindiyse hemen masanın başına geçip onu yazıyorum. Fikir bulma kısmı sancılı ama bulduğum fikri senaryolaştırmak, orada küçük oyunlar yapmak şu aralar en sevdiğim aşama galiba. 

Sağ olsunlar ilgilenen, seslendirmek isteyen çok oluyor. Daha önce konuşup anlaştığımız birinin sesini hayal ederek diyalogları yazmak da iyi oluyor. Sonra o arkadaşlara atıyorum senaryoyu. Onlardan kayıt bekliyorum. O sırada ben kendi sesimi kaydediyorum. Nihayetinde oturup ses kurgusunu tamamen bitiriyorum, yani kafamda görsel bir dünya oluşturarak kapı açılması sesine kadar koyuyorum oraya. Aslında benim bütün içeriklerim ilk önce ses olarak hazır oluyor. 

Ses kurgusunu birkaç kere baştan sona dinliyorum -bu genelde gece oluyor- ve hayal etmeye başlıyorum sahneleri. Notlar alıp eskizlerini çiziyorum. Sonra tablete geçiyorum; sahnelerimin çinilemesinden renklendirmesine kadar her şeyi orada bitirmiş oluyorum. Kullandığım animasyon tekniği aslında geleneksele yakın; kareleri art arda koyarak hareket ettirmek gibi bir şey. Katman katman çiziyorum; eli ayrı, kolu ayrı, hareket edecekse ağzı ayrı… Çizimleri tekrar bilgisayara aktarıp bir kurgu programıyla sesin üzerine koyuyorum; tek tek, sahne sahne giderek videoyu tamamlıyorum. 

Çalışırken rutinleriniz var mıdır, tıkandığınızda ne yaparsınız?

Çalışmaya başlamadan önce kesinlikle her şeyin toplu olması, masamın temiz olması lazım. Kulaklık bile simetrik durmalı. Aşırı bir takıntı değil bu ama bazen gece değil de uyanınca evi toplamak, zihnimdeki kalabalıklığı toplamak anlamına geldiği için o rutini seviyorum. Bir de Türk kahvesi var. 

Tıkanma konusuna gelince, üreticiler olarak bence biz bu konuda yeterince gerçekleri konuşmuyoruz. Her an üretmek mümkün değil; bunu söylemek ve duymak, insana iyi geliyor. Fakat kullandığım mecra fabrikasyon bir üretime aşina olduğu için “Haftada bir üretmeliyim” yanılgısına düşülebiliyor. Biz sadece üretmeyi konuşuyoruz. Oysa kendi psikolojiniz üzerine düşünmediğinizde, o ara yaşadığınız olayları ön plana koymadığınızda siz isterseniz basıp gidin, isterseniz zorlayın kendinizi, oradan pek bir şey çıkmayabilir. 

Kendinizle ilgili bir şeyleri hallettiğiniz zaman ise zaten üretime bir bakış açısı geliştirmiş oluyorsunuz. Bu da yeni bir motivasyon demek. Bundan beş sene önce beni o masaya oturtan motivasyon aileme, arkadaşlarıma ya da usta-çırak ilişkisini yaşamamış bir insan olarak diğer çizerlere kendimi kanıtlamaktı belki. Fakat şu an o motivasyonla oturamam ki. O dönem geçti, bitti. Özetle olay motivasyon. Motivasyonu da yeni bir şeyler inşa ederek sağlıyorsunuz.

“Üreten arkadaşlarımın “Ya ben n’apıyorum, çok cringe mi oluyor, bu camia nasıl görür?” diye düşünmemesini; “Burada yeni bir anlatım biçimi oluşuyor ve ben de bir şey deniyorum” konforunda olmasını dilerim.”

Lisanstan gelen reklam bilgisi ve animasyonun talep ettiği sinematik bakışın yaratıcılığınıza katkıları oluyordur muhakkak. Bu anlamda besin kaynaklarınız neler?

Reklamın iyi bir kanca olduğunu söyleyebilirim. Reklamda da bir fikri satmak vardır. Hikâyede de böyle; satmak derken materyalist bir yerden söylemiyorum tabii. Bir hocamızın söylediği “Aklınıza gelen ilk fikir iki sene önce bulunmuştur, ikinci fikir 10 sene önce bulunmuştur, siz üçü zorlayın” ya da “İyi fikir bu odada bir yerde” gibi cümleler ufkumu açmıştır. Bunun mümkünatını bilmenin hazzı ve heyecanı çok hoştur.

Temelde ben senin de bilebileceğini düşündüğüm bir bulmaca hazırlarım, onu sana gönderirim ve sende bir tepki oluşur; mesela gülme, rahatlama yaşatıyorsa bu bir şakadır. Aslında hikâye de bundan farklı değil. Beni izleyecek kişinin gündemini ve orada çözdüğü mesajların önemini sıralamak da benim elimde. Bunlara dikkat edince anlatım diliniz karşıya geçebiliyor; sinema disiplini bu anlamda, özellikle birkaç senedir kafamı çok fazla açıyor.

İşin bir başka kolu da seslendirme, dolayısıyla oyunculuk. Bundan keyif aldığınız çok belli, seslendirme yapmanın sizdeki hissi ne? Partnerlerinizi nasıl seçiyorsunuz?

Evet, seslendirme yaparken keyif alıyorum; bunun geçmesine de sevindim. Lisede ve üniversitede radyo yayıncılığı yaptım. Hâlâ gece çalışırken radyo dinlerim; galiba hayal gücünü kuvvetlendiren de bir şey. Reklamcılık dünyasında çalıştığım bir sene vardı, sadece mikrofon başında etkinlik sundum. Yani mikrofonla oynamayı seviyorum. Seslendirme de çok küçük yaşlardan itibaren ilgimi çeken bir alan. Sevdiğim bir ses varsa takip ederim, hayat hikâyesini okurum, sesler benim için çok önemlidir. 

Bir oyuncunun ya da seslendirme yapan bir kişinin dâhil olması kuvvetlendiriyor hikâyelerimi. Eskiden, ilk içeriklerimde kadınları da ben seslendiriyordum fakat artık yapmak istediğim şey, imkânlarım daha geniş. İlkinde içerik üreticisi arkadaşlarımdan birine söylemiştim, o kabul etmişti; sonra biri daha, biri daha derken bu alan merak edilen ve “Ben de içinde bulunabilir miyim?” denen bir hâle geldi. Benim de çok sevdiğim sanatçılarla tanışma ve beraber iş yapma şansım oldu böylece.

Yarattığınız bir şeyi gösterme cesareti ve yorumların üzerinizdeki tesirini, etkileşim baskısını yönetme konusundaki fikirlerinizi de merak ediyorum. Dergiye çizmek ve canlı gösteriden bir farkı olmalı sosyal medya görünürlüğünün. Katılır mısınız buna? Ve varsa önerileriniz, özgün içerik üreticileriyle paylaşmak ister misiniz?

Kendi hayatımda mücadele ettiğim, içeriklerime de yansıyan bir hâl var: İnsanlara karşı nasıl göründüğüme dair düşünmek ve onay aramak. Bu tamamen, sosyal bir canlı olmamızdan kaynaklananıyor çünkü yaşamak için birbirimize muhtacız. Zihnimiz -biraz önce söylediğimiz gibi- bizi mutlu etmek için değil, bizi hayatta tutmak için çalışıyor. İnsanların ne dediğinin önemli oluşu bunun sonuçlarından biri aslında. Ama hangi insanın söylediği ve nereden söylediği önemli. 

Yine de bazen negatif yorumları önemseyip kendimi frenleyebiliyorum, sonra bunun saçma olduğunu düşünüp tekrar kendi istediğimi yapmaya devam edebiliyorum. Beni rahatlatan ve bu durumdan sağlıklı çıkmamı sağlayan şeyin paylaşmak / paylaşmamaktan ziyade bir yorumun önemli olup olmadığına hemen karar vermemek olduğunu söyleyebilirim.

Bir yandan da bir videom 10 milyon izlenip 800 bin beğeni aldığında, ertesi gün kötü hissettiğim zamanları hatırlıyorum. Şımarıklık olarak algılanmasın sevgili okuyucumuz, benim görünürlükle ilgili bir sıkıntım olduğu için böyle bu. O uslu çocuk işte.:) Bazen huzursuz hissettiriyor, tabii arada da havalı hissettiriyor. 

Bazen kendimi çok fazla anlattığımı, bazen işimi çok fazla açıkladığımı düşünüyorum. Bazen ortadan kaybolmak istiyorum. Bazen iyi bir işle geliyorum. Bazen de başarısız bir dönem geçiriyorum. Bunun içimdeki yansıması daha farklı, takipçi nezdinde daha farklı olabiliyor. Sosyal medya hâlâ belli metrikleri oturmamış, yeni gelişen bir kültür. Bir şeyleri bu mecrada ilk defa yapan kar küreyicileri var. Onları dikkatlice izlemek, eski kuramlar, yerleşik disiplinler üzerinden keskin yargılarda bulunmamak, yeniliği kabul etmek gerekiyor. 

Bize belki “dijital yeniler” diyebiliriz, belki de bunu 20 sene sonra söyleriz. Üreten arkadaşlarımızın bu konforda olmalarını diliyorum. Üreten arkadaşlarımın “Ya ben n’apıyorum, çok cringe mi oluyor, bu camia nasıl görür?” diye düşünmemesini; “Burada yeni bir anlatım biçimi oluşuyor ve ben de bir şey deniyorum” konforunda olmasını dilerim. Ben bu kafada ilerliyorum ve bu beni özgür kılıyor. Bu işi yaparken önce kendi hayatımdaki dönüşümleri görebilmek, sonra insanlarla diyaloğa girebilmek çok güzel. Galiba hep bu işi yaparım.