1994 yılında ilk kez şarkı bestelemeye başlamıştım. Hayatımda bestelediğim ilk şarkı Nâzım Hikmet’in “Memleketim” şiiriydi. Sekiz yıldır Almanya’da yaşıyordum ve Nâzım’ın bu vatan hasreti şiiri beni benden alıyordu. “Memleketim”le aslında şarkı besteleme korkumu da yendim.
Nâzım Türk’tür. Türk halkının şairidir. Dönemi bellidir. Yaşadıkları bellidir. Dünyaya Türk halkını anlatan şairdir. Onun şiirlerini bestelemeye başladığım dönemlerde aklımda korolu, orkestralı, piyano ve anlatıcının başrolde olduğu bir Nâzım eseri dolanmaktaydı. 2000’li yılların başında New York’ta yaşıyordum. Yoğun bir şekilde, birkaç yıldır başlamış olan dünya konserlerime ve kayıtlarıma odaklanmıştım. Kızım Kumru yeni doğmuştu. O dönemde Ecevit Başbakan, İstemihan Talay da Kültür Bakanıydı. Şöyle bir proje geliştirmişlerdi: 10 Türk bestecisine eser sipariş edilecek, bestelenecek eserin konusu ya Mevlânâ ya da Nâzım Hikmet olacaktı. Bakanlık projeyi bana sunduğunda, büyük bir mutlulukla kabul ettim. Başrolü Genco Erkal’ın üstlenmesini de şart koşmuştum.
Genco Erkal’ı ilk kez, 1990’ların başında Almanya’da seyretmiştim. Nâzım Hikmet şiirleri gecesiydi. Ben o güne kadar hem Avrupa’da hem Türkiye’de “şiir okuma” olayını normal hâliyle bilirdim. İşte Genco Erkal öyle dâhiyane bir sanatçı ki bu normal “şiir okuma” olayını bambaşka bir boyuta dönüştürüyor. Onu seyrettiğim ilk gün, Genco’nun Nâzım’ı beni o derece derinden etkilemişti ki aslında yazmamı tamamen o performansta gördüklerime ve onun sahne gücüne borçluyum.

Bakanlığın teklifini kabul ettikten sonra konser hayatı temposunun beraberinde, bir buçuk yıl boyunca büyük bir şevk ve trans hâlinde Nâzımeserine yoğunlaştım. Gittiğim her yerde yazıyordum. Müziği kafamda dinliyor, orkestre ediyor; heyecanını, matematiğini, duygusunu bir an olsun elden bırakmıyordum. Nâzım Hikmet’in kendisini, şiirlerini, yaşamını, kavgasını, gençlik yıllarını, hapishane yıllarını, insanlık ve dünya üzerine düşüncelerini, canından çok sevdiği memleketi “Türkiye”si üzerine düşüncelerini beş ana bölümde topladım. Nâzım’ın on altı uzun şiiriyle, oratoryo formatında senaryosu oluşan bir “sahne eseri” oluştu. Nâzım Oratoryosu’nun ilk seslendirilişi 3 Ekim 2001’de Ankara’da yapıldı. İlk seslendirilişinin yapıldığı günden itibaren çok sevildi ve geniş kitlelere ulaştı.
Nâzım Oratoryosu’nun anlatıcısı Genco Erkal’dı. Orkestrayı yöneten maestro İbrahim Yazıcı’yla 1985 yılından beri dostuz. Nâzım Oratoryosu için lirik bariton arıyorduk. Ve aradığımız sesi Güvenç Dağüstün’de bulmuştuk. Uzun yıllar Zuhal Olcay ve Sertap Erener de Nâzım’ın solisti oldu. 2010 yılında Antalya’da yaptığımız Nâzım Oratoryosu konserinde, Sertap Erener provaya yetişemeyince Serenad Bağcan dahil oldu ekibe. İlginç de bir hikâyesi vardır, anlatmak isterim:
Sertap gelmeyince, şef İbrahim Yazıcı dedi ki “Bizim koroda Serenad var, çok iyi söyler bu şarkıyı, provayı o yapsın.” “Tamam” dedim. Serenad Hanım geldi. Öyle bir söyledi ki 200 kişilik koro ve orkestra dakikalarca gözyaşları içinde onu alkışladı. O günden sonra hem Nâzım Oratoryosu’nun hem de benim şarkılarım sesi oldu Serenad Bağcan.
Şimdilerde istiyorum ki Nâzım yeni kadrolarla dünyanın her yerinde sesini duyursun, herkes kendi dilinde, kendi sanatçılarıyla Nâzım Oratoryosu’nu sahnelesin. 2020 yılında Japonya’da gerçekleşecekti bu hayalim. Eser Japoncaya çevrildi. Tamamen bizden bağımsız, Japon sanatçılarla sahnelenecekti. Pandemi nedeniyle ertelendi.
Nâzım Oratoryosu’nun çok ilginç anıları da olmuştur. Unutamadığım konserlerden biri; 2004 yılında Aspendos Antik Tiyatrosu konseridir. Genco Erkal, Zuhal Olcay, Bilkent Orkestrası, koro, solistler ve ben oratoryoyuseslendireceğiz. Oratoryonun yarısına geldik, kız çocuğu söyledi ve pat diye elektrik gitti. O dönemki menajerim Kadir Dursun, jeneratörü devreye sokturamıyor. Mümkün değil, kablo prize yetişmiyor. Buhran bir durum. İçerisi zifirî karanlık. Beş bin seyirci, iki yüz sanatçı bekliyor. Ses gitti ışık gitti, Kadir çırpınıyor. Durduk kaldık, her şey o an bitti. Ses sistemi olmadan çalarız çalmasına ama karanlık kardeşim! Orkestra notaları göremiyor. Beklerken birkaç halk türküsü çaldım, seyirciler beraber söyledi. Jeneratörü de çalıştıramıyoruz, elektrik de gelmiyor. Bekliyoruz! Sonra Şef İbrahim Yazıcı’nın aklına şahane bir fikir geldi. O gün orada, konseri görüntüleyen tüm kameramanları yanına çağırdı. Kamera ışıklarını yakıp, müzisyenlerin notalarına fener ışığı yapmalarını rica etti. Bir anda tekrar nota okuyacak ışığımız olmuştu. Yirmi dakika daha akustik olarak çalmaya devam ettik. Genco Erkal, “Vatan Haini”ni ses sistemi olmadan gümbür gümbür haykırdı! İnanılır gibi değildi. Ve geldik eserin sonlarına… Solistim Zuhal Olcay, tam “Memleketim”diye söylemeye başladı, işte tam o an elektrik geldi.
Bu ülkede benim eserlerim de yasaklanmıştır. Ama o gece hedefteki adam ben değildim, Nâzım’dı. Hayat boyu hedef gösterilen Nâzım Hikmet gerici zihniyetin hedefinde oluşunun neredeyse 75. yılındaydı.
Bu konserden yıllar sonra çoğunuzun bildiği üzere benim de çok sıkıntılı günlerim oldu. Nâzım Hikmet Oratoryosu’nu yeniden yapmak istiyordum ama çalışabileceğim bir orkestra yoktu. Protestolar, sansürler… Çok kötü olaylardır, yazık! Bütün bunlar felsefesizlik ve anlayışsızlık içinde boğulmaktır.
Nâzım Oratoryosu’nu yine de yapmak istiyordum. Hâlâ iki alternatifim vardı: Ya yurtdışından bu eseri söylemiş korolardan birini getirtecektim ya da kendim İstanbul’da 60 kişilik bir koro kuracaktım. Genç şancı dostlarımla birkaç gün görüşmelerde bulunduk. Soprano Nihan İnan, Bariton Atilla Gündoğdu, bas Ozan Kutlar, soprano Sinem Akar, alto Zeynep Halvaşi, maestro Naci Özgüç, maestro İbrahim Yazıcı… Herkesten fikir aldık. Denilen oydu ki Türkiye’nin en yetenekli, en güzel, en taze genç sesleri, en iyi yıllarında, zaten kurumlarda kadro bulamamaktaydılar; kadro yoktu! İki gün içinde koroyu kurduk. Hepsi bir operada güzel bir rol söyleyecek kapasitede ses ve kültüre sahip bu gençlerle buluştum. Toplantı yaptık, dedik ki: Herkes eşit! Biz bu işi kimsenin yardımı olmadan kendimiz yapacağız. Memur olmayacağız. Özgünlük ve yaratıcılık arayacağız.Herkes çalışır. Herkes bu koroda hem müdürdür hem menajerdir. Ve herkes söyler! Koroya koreograf da bulduk: Elif Aktar. Modacı Barbaros Şansal, korodaki 33 kadın sanatçının elbiselerini hediye etti. İbrahim Yazıcı onları müthiş güzel çalıştırdı. Birçok kere şahit oldum, sihirbaz gibiydi. Sihirli bir değnekle bu gençlerin içinden başka bir ruh çıkarıyordu. Nâzım Hikmet Korosu hem yüksek volümlü hem şiir gibi söyleyen hem de genç ve güzel bir koro oldu. Koronun içinde solistler seçtik. Pek çok turneye çıktık. İstanbul’da 2016 yılında unutulmaz bir Nâzım Oratoryosu konseri yaptık.Şunu çok iyi hatırlatan bir olaydır: Hayatta hiçbir şey imkânsız değildir!
Hayal kırıklıklarımı, eleştirilerimi, yazışmalarımı, fırsat kollayanları, hazımsızlıkları, basit kıskançlıkları, cevaplarımı, cevaplarımdan prim yapan yeni fırsatçıları, cevap vermenin, yazmanın, düşünmenin de hata olabileceği bir ortamda tam anlamıyla savunmasız kalmayı, düşündüğünü yazamamayı, kimi zaman mecburi otosansürü, tüm düşündüklerimi iyileştirmiştir bu çabalarım. Konserlerim, eserlerim ve ürettiklerim… Türkiye’de bir klasik müzikçinin halkla bütünleşmesinin en kapsamlı, en geniş kitleli örneğidir bu süreçte yaşanan her şey. Evde yapayalnız kalmış değilim. Aksine, Türkiye’de en yoğun ilgiyi gören projelerim bu zorlu süreçte gerçekleşti. Nâzım Oratoryosu’nun yeniden doğuşu da bunlardan biridir. Bütün bunlar bir umuttur ve “umut” mağduriyet değildir. Devletin hiçbir orkestrası eserlerini çalmıyorsa, şu ya da bu bahaneyle ilişiğini kesmişse (!) kendi orkestranı kurarsın. Bu bir cevaptır. Bu çok zordur, çok yıpratıcıdır ama cevaptır. Mağduriyet değildir.
En çok merak ettiğim şey, 40 yıl sonra dostlarla oturup, bu konuları konuştuğumuzda ne düşüneceğimiz. Ya da yalnız kalınca, kendimizle hesabımız ne olacak?
Şu anda, bu konuların pek çoğunda, “Keşke yapmasaymışım” dediğim fazla bir şey yok. Varsa da detaylardır. Her tür matematikte bu 10 yıl, benim en verimli, en üretken olduğum dönemimdir. Aslında müziğim, cevabımdır.
Dünyada şu gerçek: Sanatta, bir şeyin tekrarına düşemeyiz. Çok yönlü sanatçılar dönemi başlamıştır. Yenilikçilik önemlidir. Yenilikçi sanatçı dener hep. İnsan beynini ilerletmek için, insan ruhunu deşmek için dener. Kimi zaman kitlelere rahatsızlık veren tabu hesaplaşmalarına girerek, kavga patırtıya düşerek ve yaralanarak… “İnsan” uğruna yaralanmak! Açılan yaralar isyanı doğurur. Mesela bende isyanın adı “müzik”tir. Çünkü sanat, özünde ve felsefesinde “hür olmak” için, insanlara da “hürlük” vermek için yapılır. İsyanı sevmese bile, hür olanı almak zorundadır. 20. Yüzyıl Türkiyesi’nde hemen hemen tüm sanatçılar, yazarlar bu isyanı yaşamış, siyasi zorluk çekmiş, hemen hemen hepsi hapis yatmıştır. Hatta kimisi öldürülmüştür. Çünkü Türkiye, muhtemelen dünyada kendi sosyal kutuplaşmalarını en sert yaşayan ülkedir. Toplumun farklı kesimleri, neredeyse hep tahrik olmuş gibi bir devinimdedir. Bir şeyin mücadelesi devam etmektedir. Ve yakın gelecekte, bu kolay değişecek gibi de görünmemektedir.
Bu mücadelede hepimizi güçlendiren tek bir değer var belki de, o da Nâzım’ın sözlerinde olduğu gibi sevmek, düşünmek ve anlamaktır.
Ötesi lafügüzaftır.
Bu yazı Fazıl Say tarafından KAFA dergisi 81. sayısı için yazılmıştır.