Bir girişi vardı kapıdan. Kendisinden önce geldi sıcaklığı. Kahkaha dolusu samimiyeti
koynunda getirmiş. Şaşkın bakışlarım arasında yere değmeden yürüdü. Nasıl yaptı
bilmiyorum, nefesimi okşadı. Sonra güzelliği başladı, bitmedi. Kadifeden ses, oktan kirpik,
uçurumdan göz… Doğduğu gün melekleri işten atmışlar. En güzel niteleme sıfatlarını önüne
almış yalın hâli. Kalkanlarımı ortadan kaldırdı. Elleri geldi sonra. Hiç dokunulmamış gibi saf,
dünyayı okşamış gibi şefkatliydi. Ömürlerce tanıdık bir bakışla selamladı beni. Sanki dünya
yeterince soğuduğundan beri tanıdık… Sanki gezegene düşen ilk yağmurların altında, daha
bir tür bile oluşturmadığımız zamandan beri… O an yine tek hücre olsa o hücreden tanırdım
onu. Oysa ne sevgiye açtım ne sevgiliye açık… Merhabası yeni insanlara, sonrasızlığın
umursamaz bilincinde uzunca mesafeler koyuyordum. İdama abone olduğundan beri aşklar
kendi yağımda kavruluyordum. İlk kadehi, bakışlarını kısa kısa gözlerime batırıp içti. Bütün
gece türküleri bıçakla soydu. Daha önce ayak basılmamış bütün patikalarımdan geçti. Ben ki
yılların şiir arayıcısı, inançlarımdan sıvıştı oracıkta yüreğim. Sığınma eğilimimi bastırdım,
şiirler okudum, şarkılar söyledim. Aklını yitirdi gece. Kırıldı şeytanın bacağı. Üstelik deniz de
uzaktaydı. Eski aşklarını bir çırpıda anlattı, tutku kaçağı. Ne kadar sevsen işlemez iradesiyle
gece boyu kendi çaldı kendi söyledi. Zaten ben de yorgundum. Öylece bakışıp durduk iki kişi.
Hava soğuk ama durgundu. Hem bu devirde birinin elini tutup “sevgilim” demek yürek işi.
Koluna girdi aklımın, sevdiğim ama dokunamadığım bir şarkıyı söyletti. Ben dayanamadım,
ağladım. Tuttu, bana gerçek aşkın şiirsel bir dostluk olduğunu öğretti.
Gecenin yarısı, topladı kanatlarını gitti. Kapıdan uğurladım, ölülerim kımıldadı. Geldiği
semtlere doğru sürükledi mutluluğumu. Gözlerim kapalıydı, bir baktım kalbim açılmış. Ayna
kırılmış, merdivenin altından geçilmiş, gece ıslık çalınarak tırnak kesilmiş. Karanlığın
şeytanları kol geziyor. Çiçeksizlikten morarmış sokaklar. Artık her şey acıyla takas edilebilir.
Saat o saat, devir o devirdir. Havanın pusu gerçekliği örter, hiçbir şey kesin değildir. Belirsizlik
bozmuştur belirginliğin cakasını. Günler kısalmış, yaşamanın tetiği dibine düşürülmüştür.
Çekiştirip durur ecel ömrün yakasını. Bak, artıyor yine yalnızlığım, bencil bir sarmaşık gibi
büyüyor bedenimde. Keşke hiç tanışmasaydık der gibi oluyorum. Ağzımın üstüne vuruyor
kaderim. Ne yardan geçiyorum ne serden, susuyorum. Oluk oluk akıyor düşünceler geceye.
Ne tuhaf, hepsini tanıyorum. Ben ki bu şehrin en eski tutarsızıyım, günde iki defa doğruyu
gösteriyorum. Artık beş duyunun birliğini mi görmek isterler, topyekûn çaresizliğini mi?
Kahretsin, yine gözümde büyütüyorum. Tanrısı bile olmayan bir köye koysalar ikimizi, mutlu
mesut yaşarız sanıyorum. Manzara gelir boğazdan gözlerimize yerleşir, aşkımız bulur kendi
güneşini, iki çıplak saraylara da yakışır… Esrik zihnimden başka ne beklenir? Birden açıldı
karşımda yüzü, bu benim hatam değildi. Onu ben çok geç tanıdım, her kelimesinin altına bir
çiçek ekmek benim fikrim değildi. Kalbinden bir gün düşürmediği aşklar sırra kadem basınca,
sevdiğini sessiz harflerle söylemeyi öğreniyor insan. Ya da aşkın esaretinden bunalınca koşa
koşa yalnızlığı seçiyor. Tek başına özgürlük de bir işe yaramıyor. Bütün bunları defalarca
deneyimlemişim. Yelkenleri kaçıncı kez suya indirmişim. Heyhat! Gönül uslanmıyor! Yine de
tadı taşıyor damağımdan. Kapatınca gözlerimi zihnime dokunuyor. İnanılması güç masallar
anlatıyor. Elinden tutuyor çocukluğumun, kutuyu açtırıyor, kötüyü söyletiyor. Dayanamıyorum, yine ağlıyorum. Tutup bana bedenden bağımsız sevmeyi öğretiyor.
Bazı insanlar böyleymiş demek. Rüyasını yanında taşırmış. Bir kışın son ayında Akyaka’da çok mutlu olmuştum. İçim öylesine sıkkın, ruhum öylesine karanlıktı ki yüzüm gülmez bir daha sanmıştım. İn cin top oynuyordu sahilde. Soğuktu hava ve kimsesizdim. Yüzüm güldükçe gözümden yaşlar dökülmüştü, lekelerim silinmişti. Sonra bir gün Göcek’te bir koyda, gecenin yarısı denize girip susmuştum, uçmayı duymak için. Dünya yıldızların arasında iyice küçülmüştü, dertsizlikten kaybolmuştum. Orada ölsem gam yemezdim. Huzur gibi saran şey yoktur insanın içini. İşte bana durduk yere bunları hatırlattı. Şimdi güvercinlerini gökyüzüne salmış, onları seyrediyordur. Tek eli göğsünün üstünde, hafifçe gülümsüyordur. Birazdan penceresinden çıkar sokağa, boğaz boyu seyreder denizin üstünde. Atardamarıyla uçarken
yaza döndürür mevsimi. Çok da uyumlanamadığı bu şehrin kirli havasını doldurur yaralı ciğerine. Akşamüstüne doğru yorulur, evine döner. Kadehini koyar pervaza, bir türkü söyler, kısacık da olsa sevinci buruşur. İhtimal ya beni de geçirir kül değmemiş yüreğinden. Bir gün olur yolu evime de düşer. Kapıdan duvara her yere melek kokusu siner. Elleriyle aralar yine huysuzluğumu. Anılarımdaki duyguları değiştirir. Bir gün gelir kalbimin biçimini alır sevgisi. Atlı karınca neşesiyle gülümseriz yine. Eskilerimiz daha eskir. Gözüne girer yalnızlığımın, en çoğul türküsünü söyletir. Dayanamam, ağlarım yine. Tutup bana dokunmadan sevişmeyi öğretir.