Sizi bilirdik ama işimize gelmezdi. Hatırlamamız için ölmeniz gerekirdi. Öyle teker teker de değil. Vicdanımız olduğunu hatırlatacak kadar çok ölmeniz gerekirdi. Ne dertlerinizi ne çalışma koşullarınızı ne de ücretlerinizi çoktandır unutmuştuk. Zira en son 1992’de Kozlu’da 192’iniz birden öldüğünde, madencileri anmış ama sonra herkes yaşamına geri dönmüştü.
Ta ki 13 Mayıs gününe kadar… Ta ki Soma’dan “madenciler içeride” açıklaması yapılıncaya kadar… Ve siz içeride ölürken biz çaresizlikle dışarıdaki kaosu izliyorduk.
Yürekler ağzımızdaydı. İçeride kalmıştınız ve öyle çoktunuz ki feryatlar ve yavruların kaygı ve korku dolu gözlerinde çakılı kalmıştık. Marmara Depremi’nden bu yana ilk kez bir ülke hangi inanç, hangi siyasi düşünce ve hangi sınıftan olursa olsun tek yürek, o madenin kapkara ağzına gözünü dikmişti. Acaba sizleri nasıl oradan çıkaracaktık?
Sonra saatler birer birer erimeye başladı. Umudun yerini çaresizlik, kaygının yerini kızgınlık almaya başladı. Art arda yapılan hatalar gündeme geliyor, hele çalışma koşullarınızı öğrendikçe kahrediyorduk. Siz ölürken biz Enerji Bakanı’nın gömleğini üç gündür çıkarmadığını konuşuyorduk. Maden sahibinin sarı sendikasını, yöneticinin eşinin iktidar partisinin meclis üyesi olduğunu, işsizlik korkusuyla sizlere neler yaptırıldığını öğreniyorduk. Bırakıp gittiğiniz o soyunma odasındaki ilkelliği görüntülüyor, geride kalan anılarınızın uçuştuğu dolaplarınızı kurcalıyorduk. Analar, babalar, eşler, evlatların çığlıklarına kulaklarımızı kapayamıyorduk.
Sonra bir haber geldi. Madenin kapısı aydınlandı. Sizlere ulaşılmıştı. Sedyelerle gün yüzüne çıktığınızda hepimizde bir umut ışığı vardı. Baretleriniz kafanızdaydı. Oksijen maskelerinden kim çıktı, nasıl çıktı, yüzünüzü seçemiyorduk. Ama ambulansa hızla taşındığınıza göre belki de ölümle yaşam arasındaki o incecik çizgide sorularla kafamız karışmamalıydı? Bilmiyorduk ki kaybettiğiniz canlarınız bilinmesin diye ucu boşluğa bağlı oksijen maskelerini öylesine takmışlardı. Ertesi gün o fotoğrafları dikkatle incelediğimizde anladık.
Ama biriniz vardı ki onu hiç unutmadık. Ölümün ıskaladığı maden işçisi Murat Yalçın, “Çizmemi çıkarayım, sedye kirlenmesin” dediğinde, çoğumuz utançla asıl kirlenenin bizler olduğunu fark ettik. İşsizlikle korkutulan, ayda bir gün madene inmediğinde bütün mesai ücretleri yanan, denetime gelen müfettişlerin patronla keyif yaptığı, bakanın memlekete örnek gösterdiği o madende yaşananlar bir ülkenin utancıydı. Bilmemek ise bizim yüzümüzü kızartıyordu.
Sonra mızrak artık çuvala sığmamaya başladı. Birer birer rakamlar yükseliyor, kaybedilen canlar ilan ediliyordu. Ama artık her şey öylesine kurgusal ve öylesine riya doluydu ki bu madeni memlekete örnek diye lanse eden bakanın ağzından çıkan kuşa bile inanmıyorduk.
Mezarlarınızı birlikte kazdık. Madem ki o çukurda beraber ölmüştünüz beraber toprağın koynunda dinlenin dedik. Devlet de o mezarı kazan şirket de açıklamalar yaptı. Açıklamalarda sözler verildi, sigortasız işçiler birden en yüksek dereceden emekli olmuş ama gülüşünü dünyaya değişmeyecek aileleri mahsun kalakalmıştı.
Şirket sahibi ve yöneticileri, her aileye bir ev yapacağını ilan etmiş, o garip basın toplantısında suçlu bir türlü bulanamadan apartopar sorularla bozguna uğrayarak salonu terk etmişti. Ha, o söz hiç tutulmadı. Daha da beteri o madeni/mezarı yapanlar tek suçlu olarak kazadan ölen bir maden mühendisini suçladı. Ölenler savunamazdı. Peki ya savunanlar? Maden sahibinin oğlu “Asıl mağdur biziz” diyerek, yüzsüzlüğün şahikasının ne olduğunu bize gösterdi.
İçimiz kanıyordu. “Soma’yı Unutma” dedik. Biz öyle dedikçe Erdoğan ta 17. yüzyıldaki maden kazalarını örnek gösterip, “bu işin fıtratında” ölüm olduğunu söyledi. Ölmeniz ne kadar doğaldı… Ne de olsa madencinin kaderi ölümle karakterize edilmişti. Ya çalışma koşulları, ya teknoloji, ya kar hırsı yerine yaşam odaları? Ya yetersiz donanımla ölüme gitmek? Ya hizmet içi eğitim yerine zorla imzalatılan formlar? Ya kolunu madene bıraktığında, tazminat yerine, işini ihmalle sorgusuz sualsiz işsiz kalan maden işçisi? Ya koşulları değiştirmeden “kalan sağlara” “madene dönün yoksa işten atılırsınız” arsızlığı?
Hepsi ama hepsi bu ülkede devletin fıtratında olan zaafların madendeki aksi idi.
Dedik ya, siz ölünce bizim vicdanımız kanadı. Soma o vicdanı arındırmanın biricik kıblesiydi. Ama binlerce polis tarafından kuşatıldığı için çoğumuz giremedik. Girenlerimiz gazla imtihan edildi. En çok içimizi acıtan evlatlarınızdı. Kimi karnesini, kimi yorganını alıp, mezarınızın başına gidiyordu. Onları nasıl teselli edecektik? Elimizden geleni yaptık. Ama şirazeyi de kaçırdık. Sonra psikologlar çıktı ve ölenlerin evlatlarına sağlanan imkanları kıskanan ölmeyenlerin evlatlarının “Keşke benim babam da ölseydi” dediğinin raporunu hazırladı.
Sonra yaşam devam etti… Yavaş yavaş Soma’dan el ayak çekildi. Ölümler başka kasabalarda devam etti. Ermenek’te 17 madenci öldüğünde bu defaki sembol, su dolu madende mahsur kalan oğlunun “ama o yüzme bilmez ki” diyen o acılı yüzü hiç unutulmayacak anaydı.
Sonra mahkeme günü geldi çattı. Soma yeniden kalabalıklaştı. Suçlananların yüzsüzlüğü, yakınlarını yitirenlere yaşatılan hoyratlık ve duyarsızlıkla malul bir ülke 11 ay önceki duyarlılığını yitirmiş miydi?
Yitik vicdanların diğerkamlıkla sınavında kimimiz utandı, kimimiz “fıtrat değildir” diye işsiz kaldı. Kimimiz Orhan Veli’nin şiirini anımsadı. Ne diyordu şair:
Siyah akar Zonguldağın deresi
Yüz karası değil, kömür karası
Böyle kazanılır ekmek parası
Ekmeğini, ölümün kuyusundan çekip çıkaran o emekçileri unutmayacağız. 301 madencinin ölümünün ardında yatan sadece bir “kaza” değil, emekçisinin çalışma koşulları yerine, ekonominin soğuk rakamlarına sığınan bir devlet kültürünün izleriydi. Oysa şiir madencinindi. Şiir, ölümün koynunda sınanan erdem ve emeğindi. İlhan Berk de öyle demişti:
Ekmek parasını Bu şiir kömür kokar
Bu şiirde ölüm iki kaş arasıdır
Bu şiirde insanlar
Birbirinin nefesiyle yaşarlar
Birbirlerinin soluğuna kulak verip çalışırlar
Bu şiirde insanlar
Vatan dışı dünya dışıdır
Bu yazı KAFA dergisinin 9. sayısında (Mayıs 2015) yayımlanmıştır.