Edebiyattan edebiyatı çıkarırsanız geriye ne kalır? ‘X-X=?’ şeklinde formüle edildiğinde, sonucun “0” olması beklenirdi ama edebiyat kendine özdeş değildir. Bir X’ten katiyetle farklılığı ölçüsünde, çoğul ve aynı zamanda yazma ve her bir okunma anında biriciktir. O hâlde şöyle soralım: Edebiyattan edebiyat olarak bildiğimiz, tanıdığımız birtakım öğeleri çıkarırsak, edebiyatı eksiltirsek geriye ne kalır? Elimizde kalan gene edebiyat, hatta Sincaplı Gece söz konusu olduğunda, has bir edebiyattır. Sonuç olarak, edebiyattan edebiyat çıktığında geriye kalan yine edebiyattır.

Ütopya ile distopya arasında bir kara mizah, eleştirel ve ironik bir bakış, yalın ve hatta “edebiyatsız” bir dille edebiyat yapan Cem Akaş, Sincaplı Gece’de okuru hem alışılmadık hem de pek tanıdık bir deneyime davet ediyor. Tanıdıklığı sadece Akaş’ın bir önceki kitaplarında, hususen Yedi’de aramaya gerek yok. Bu, edebiyatın, hikâye anlatmanın, gitgide yükselen ve düğümlenen bir kurgunun tanıdıklığı. Fakat edebiyat edebiyattan arındırıldığında, bir o kadar da alışılmadık bir okuma deneyimi bu. Çağın hız ve performans kaygısı yüksek insanına yaraşır, hiper-modern bir kurgu-metin.
Bile isteye derinleşmeyen, yüzeyin çılgın güzelliğini dile getiren bir roman Sincaplı Gece. Gündüzünde iki arada bir derede namaza yetişmek için çırpınan ama kendine has gece hayatında, aşkında, icadında, işinde gücünde bir kadının romanı. Anlamaktan, hatta yaklaşmaktan çekindiğimiz, uzak durduğumuz bir gerçekliğin kara, deli dolu bir hikâyesi. Bu gerçekliğin olasılıklarını paralel evrenlerle kurarken, bize birbirine yaşadığımız paralel dünyaları ve bu dünyalar arasındaki anlamsız mesafeleri duyumsatan bir metin.
Tüm bunların minimal bir özenle, üzerinde titizlikle çalışılmış bir yalınlıkla sunulduğunu düşünün. Edebiyatın süsünden, yaldızından, derinlik görünümündeki ucuz dil oyunlarından arındırıldığını düşünün. Sincaplı Gece’yi metroda cep telefonunuzdan okuduğunuzu, ayakta bir direğe yaslanırken etrafınızda akıp giden kişi ve eşyanın ayırdına varmadan, heyecanla çağdaş bir deliliğe tanıklık ettiğinizi düşünün. Tüm bunların arasında bir de Turgut Uyar’ı düşünün. İşte bu saçmalığın arasında Turgut Uyar’ı:
“Halbuki korkulacak hiçbir şey yoktu ortalıkta
Her şey naylondandı o kadar
Ve ölünce beş on bin birden ölüyorduk güneşe karşı.
Ama geyikli geceyi bulmadan önce
Hepimiz çocuklar gibi korkuyorduk.”
İlk gençliğimizde Cem Akaş’ın Yedi’si ile karşılaştığımızda bunu bir “olay” olarak duyumsamıştık ya, Sincaplı Gece de edebiyatın edebiyattan arındığı bir edebiyat olayıdır. Yılın romanları arasında kendine has bir yer edinmesinin sebebi de budur: Edebiyatın edebiyattan çıkmasının deneyi olarak Sincaplı Gece, Cem Akaş’ın son oyunudur. Dili, kurguyu, hikâyeyi, anlatıcının tanrısallığını düşünmeye sevk etmekle kalmayıp, çağın alametlerini ve geleceğin olasılıklarını dışavuran bir edebiyat oyunu olarak Sincaplı Gece kutlu olsun!
Şimdi uzanıp kendi yanaklarımızdan öpelim kendimizi. Bunu biraz da biz başardık.
“Ama siz zavallısınız ben de zavallıyım
Eskimiş şeylerle avunamıyoruz
Domino taşları ve soğuk ikindiler
Çiçekli elbiseleriyle yabancı kalabalık
Gölgemiz tortop ayakucumuzda
Sevinsek de sonunu biliyoruz
Borçları kefilleri ve bonoları unutuyorum
İkramiyeler bensiz çekiliyor dünyada
Daha ilk oturumda suçsuz çıkıyorum
Oturup esmer bir kadını kendim için yıkıyorum
İyice kurulamıyorum saçlarını
Bir bardak şarabı kendim için içiyorum”