Geçtiğimiz günlerde El País’te sarsıcı bir makale yayımlandı. Makale, kitap satışlarındaki düşüşün sadece bir ekonomik veri değil, toplumsal bir hafıza kaybı olduğunu hatırlatıyor.
Yayıncılık dünyası, son yılların en büyük türbülansıyla karşı karşıya. El País tarafından yayımlanan kapsamlı dosya, kitap satışlarındaki dramatik gerilemenin yayıncılık sektöründe kritik bir eşiği geride bıraktığını gösteriyor. Makalede sunulan veriler, okur ile kağıt arasındaki mesafenin her geçen gün açıldığını ve edebiyatın hayati yaşam destek sistemlerinin alarm verdiğini kanıtlar nitelikte. Bu sessizlik, sadece bir sektörün sorunu değil; kültür dünyasının bütünü için derin bir iletişim kesintisi anlamına geliyor.
“Bazı kitaplar satmak için değil, yer kaplamak için yayımlanıyor”
Bu düşüş, her istatistik gibi yayıncılık dünyasının işleyişine dair acı bir hikâye barındırıyor. Editör Enrique Redel’in de belirttiği gibi, büyük yayınevi grupları rafları boş bırakmamak adına yüksek tempoda yeni kitaplar çıkarıyor. Ancak bu hız, kitapların ömrünü de kısaltıyor; bir hafta büyük bir hevesle rafa çıkan bir eser, sadece yedi gün sonra yerini bir başkasına bırakmak zorunda kalıyor. İspanya’da kitapçılardaki başlıkların %49,4’ü tam bir yıl boyunca tek bir adet bile satmadan tozlanmaya devam ediyor.
Bu tablo neden bu kadar önemli?
Yılda 90 binden fazla kitabın (günde yaklaşık 27 yeni başlık) basıldığı bir düzende, nitelik niceliğin gölgesinde kalıyor. Bu durum, yayıncılığın uzun vadeli geleceğini bir “sis bulutuna” hapsediyor. Sebepleri neler mi?
Satılan kopyaların %40’ından fazlası sadece iki dev gruba (Penguin Random House ve Planeta) ait.
Başlıkların yalnızca %4,5’i yılda 100’den fazla satma başarısı gösteriyor.
Yeni yazarlar için sistem giderek daha acımasız hale geliyor; avanslar küçülürken, yazarlar satış fiyatı üzerinden sadece %10 civarında bir gelir elde edebiliyor.
Veriler, ortalama baskı sayısının 4.000’in altına düştüğünü ve sektörün “seri üretim” çarkları arasında yeni seslerin boğulduğunu gösteriyor. Bu tablo sadece İspanya’ya özgü değil; Türkiye’de de benzer bir “sessizliğin” ve raf savaşlarının yaşandığını söylemek yanlış olmaz.
Kitapların bu “sessiz vedası”, modern insanın odaklanma yetisini kaybetmesiyle doğrudan ilintili.
Anlaşılan o ki, insanlık, elindeki ekrandan başını kaldırıp bir sayfa çevirmeye vakit bulamadıkça, kütüphanelerimiz de birer müze olma riskiyle karşı karşıya. Anlayacağınız edebiyatın bu krizden çıkması, sadece bir sektörün değil, insanlığın ortak hafızasının tekrar “ayağa kalkma” hikâyesi olacak.