Bu yıl Oscar adayları açıklandığında, en iyi film ödülünün on adayından beşini izlemiş olduğumu fark ettim. Kalanlardan iki tanesi platformlarda, üç tanesi de eve en yakın sinemada gösterimdeydi. Ben de ayağıma gelen fırsatı kullanıp hepsini izlemeye ve üzerine yazmaya karar verdim.
Aslında Oscar’lardan sıkılalı çok oluyor. Oscar, Hollywood’un kendi arasındaki eğlencesiyken çok daha güzeldi. Billy Crystal sunardı, komik adamdı. Ödül vermeye çıkanların müsamereleri içinizi baysa da toplamda hoşça vakit geçirilir. İngilizce olmayan filmler, adından bunun yerel bir etkinlik olduğunu belli eden “yabancı film” kategorisindedir, onun da pek hükmü yoktur. Dünya sinemasının asıl yarışma alanı Cannes, Berlin ve Venedik film festivalleridir.
Sonraları bir uluslararasılaşma hevesi peydahlandı; “yabancı” filmler en iyi film adayları arasında birer ikişer görünmeye başladı, dışlayıcı “yabancı film” kategorisinin adı da “uluslararası film” oldu. Ama bu aslında eskisinden daha kibirli bir tavır. Kapılar açık, yeterince iyiyseniz “üstün” Amerikan filmlerinin arasına girebilirsiniz, diyorlar. Kalanlar da kendi ikinci liglerine mücadele ederler. Oysa büyük festivallerin yarışmalarında Amerikan filmlerinin oranı %20’yi geçmiyor genelde.
Lakin nasıl olduysa bu sene on filmin tamamını izlediğimden kendi listemi yapabilirim ve hatta yaptım, aşağıda. Bu kesinlikle bir kim kazanır tahmini değil, kendi zevkime göre yaptığım bir sıralama.
10. F1: Adaylığını ancak Brad Pitt’in güzel hatırıyla açıklayabildiğiniz film, spor filmi klişelerini aynen kullanmasına rağmen türün iyi örneklerinden bile değil. Üstelik sporun kendisine karşı da saygısız. Baş karakter, film boyunca birkaç kere, liderle farkı kapatmak için bilerek lastiklerini parçalıyor, saatte 300 km hızla gidilen piste saçıyor. Mecburen güvenlik aracı giriyor, herkes yavaşlıyor ve farklar kapanıyor. Film de bunu bize eski tüfek yarışçının kurnaz hamlesi gibi yutturmaya çalışıyor. Oysa gerçek hayatta böyle bir sportmenlik dışı hareket yapan yarışlardan ömür boyu men edilmekle kalmaz cinayete teşebbüsle bile suçlanabilir.
9. Frankenstein: Bir diğer saygısız film, uyarlandığı kitaba karşı saygısız. Belli ki yazar-yönetmen Del Toro’nun aklında Mary Shelley’nin klasiğinin uyarlaması değil, “ben yazsaydım daha güzel yazardım” şeklinde bir iddia var. Bir taşı yerinden oynatınca diğerleri de sallanmaya başlar, sonunda altında kalırsınız. Ya da o taşlardan başka bir yapı kurarsınız ama o zaman da adına Frankenstein demezsiniz Fransisko falan dersiniz (evet, etnik espri).
8. Hamnet: Filmlerde ağlamayı severim ama bu film, özellikle de kadın karakter bana o kadar inandırıcılıktan uzak geldi ki o hissin yanına bile yaklaşamadım. Ben oflayıp puflarken sağımdan solumdan gelen fırk fırk burun çekme sesleri odunluğun bende olduğu gösteriyor olabilir tabii. Finalde, anlamsız bir koreografiyle duygusal etki yaratabilmek için, ağır çekim, ağır müzik, gözyaşı vesaire bütün tuşlara birden basılmış ama havaya giremeyince daha da içinizi bayıyor. Anlam çıkarmaya çalışsam çıkarırım, ama niye uğraşayım.
7. Günahkârlar: Bu filmi sevdim aslında. Özellikle bir delta blues dinleyicisi olarak müziğin doğduğu ortamın içinde gezinmek zevkli. Aksiyon sahneleri de çok iyi. Ama bu ırkçı-vampir analojisi fazla kör parmağım gözüne olmuş. Özellikle ertesi sabah “asıl vampirler” çalgıcı zencileri linç etmeye geldiğinde adamımızın bir tur da bunları katletmesi, hâlâ anlamayan seyirci kaldıysa onların da kafalarına vurmak gibi geldi. Vampir dansı sahnesine bayıldım, orası ayrı.
6. Muhteşem Marty: Safdie Kardeşler’in Good Times ve Uncut Gems’den bildiğim haldır huldur itiş kakış tarzına pek bayılmıyorum ama bu farklı bir şey olmuş. Zengin senaryo, canlı karakterler, yer yer kafa ütülese de çok sürükleyici. Yalnız son büyük çarpışmada filmi daha da ilginç yapacak bir fırsat elden kaçmış bence. Marty’nin önünde bir dilemma var: Bir yanda imha edilmiş bir ulusun yeniden doğuş çabası, bir yanda kendi hırsı. Birini seçerse diğerinin ahlaki sonucuyla yüzleşmeli. Film bunu görmezden geliyor.
5. Tren Düşleri: Bütün bir hayata yayılan bir vicdan azabını anlatan, gerçekten şiir gibi bir film. Zorlu bir hayatın belgeseli havasında ama çok ince dokunuşlarla karakterin iç dünyasına girebiliyoruz. Görsel olarak çarpıcı. Böyle alçakgönüllü bir hikâyeye böyle görkemli bir prodüksiyon yapılabilmesi saygı uyandırıyor.
4. Savaş Üstüne Savaş: Bu filmde bir grandeur var; saygı uyandıran bir büyüklük hissi. Uzun olmasına rağmen çok sürükleyici. Zevkle izledim ama sonunda böyle bir filmin neden yapıldığı sorusunun cevabını bulmakta zorlandım. Amerika’da anlattığı dönemde tarihte örneği olmayan bir direniş örgütü hayal ediyor, sonra da bunu dalgaya alıyor. Bundan nasıl bir anlam çıkaracağımı bilemedim doğrusu. Etkileyici olduğu kesin ama boşlukta kalan bir şeyler var.
3. Manevi Değer: Çağdaş sinemanın gözbebeği Joachim Trier’in son harikası. Trier’in dehası, insanın iç dünyasının derinliklerine inebilme becerisinde. Burada bir baba-kız ilişkisini didik didik ediyor ama aklıma yatmayan bir şeyler var. Kızın bunalımının kaynağı babanın onu küçük yaşta bırakıp gitmesi diye sunuluyor, ama bu biraz zayıf kalmış. İçine girmekte biraz zorlandım ama yine de çok iyi film. Stellan Skarsgård döktürüyor.
2. Gizli Ajan: Ürkütücü şekilde memleketimizin şimdiki haline benzeyen 1977 Brezilya’sında geçiyor. Yavaş yavaş açılıyor, uzun süre neden kaçtığını bilmeden bir adamın kaçışını izliyoruz. Gerçekler ortaya çıktıkça olayın sandığınızdan daha basit ve tam bu nedenle daha korkunç olduğunu görüyorsunuz. Renkler, mekânlar, karakterler, arabalar, alet edavatla inanılmaz gerçekçi bir 70’ler manzarası. Parlak sinematik fikirlerle dolu, pek çok senaryo şablonunu delen ama çok sürükleyici olmayı başaran ustaca bir anlatım.
1. Bugonia: Yorgos Lanthimos’un olağanüstü yaratıcı bir yönetmen ama kötü bir yazar olduğunu düşünüyorum. En iyi filmleri kendi yazmadığı filmler, bu da onlardan biri. Bu film beni özellikle çok ilgilendiren çarpıtılmış gerçeklik üzerine. Akıllara ziyan bir komplo teorisinin peşinde iki kaçık ve uzaylı olduğuna inandıkları için kaçırdıkları CEO kadın arasında tek mekânda geçen uzun sekans başlı başına bir tiyatro oyunu gücünde. Sonra film beklenmedik bir şey yapıyor ve bizi kaçıkların gerçekliğine davet ediyor. En sonunda bizim Yorgo da abukluyor ve finalde bunların hangisinin gerçek olduğunun bir önemi kalmıyor. Kurmaca üzerine de düşündürüyor, kurmacanın kendisi kurgulanmış bir gerçeklik çünkü. Peki filmden çıktığınızda gerçeğe dönüyor musunuz? Emin misiniz? Deli sorular…