Fantazya ve Bilimkurgu Sanatları Derneği’nin (FABİSAD) olağan buluşmalarından birinde, konu oraya gelince, Yüzüklerin Efendisi (Lord of the Rings) ve Yıldız Savaşları (Star Wars) film serilerinden hiçbir filmi izlemediğimi itiraf etmek zorunda kalmıştım ve yeni dostlarımın bakışlarından “Öyleyse burada ne işin var?” sorusunu okur gibi olmuştum. Elbette bu dünyada yaşayıp bu iki seriden tümden habersiz olmak mümkün değil, sırf onlara referans veren popüler kültür ürünlerinden dahi kurmaca mitolojileri hakkında epey fikir sahibi olursunuz. Ve hatta Yüzüklerin Efendisi’nin ilk filmine gösterime girdiği hafta sonu Brüksel’de gitmiştim, ama öncesinde bir brasserie’de yedi Duvel’e meydan okuyup alt alta iki alt yazı arasından (malum, çok dilli memleket) filmi seçmeye çalışırken, daha yüzük merasimini göremeden uyuyakaldığım için onu saymıyorum. Sonrasında defalarca televizyonda denk geldiğim hâlde filmi baştan izleme isteği hiç uyanmadı.
Sorun bu filmlerin fantastik niteliği değil, hikâyenin üzerine kurulu olduğu iyi-kötü veya aydınlık-karanlık ikileminin (en azından yetişkin bir insan için) son derece banal olması. Aslında iyi ve kötünün göreceli olduğunu, hiç kimsenin dünyaya kötü kalpli geldiği için kötülük yapmadığını, her kötülüğün bir gerekçesi, bir açıklaması olduğunu epey küçük yaşta fark etmiştim. O zamanlarda anneme “Bence kötü insan diye bir şey yok” dediğimi hatırlıyorum. O da bana gerçekten kötü bir insanla henüz karşılaşmadığım için şanslı olduğumu söylemişti. Zaman çoğunlukla yaptığı gibi tecrübeyi haklı çıkardı. Daha çocukken bile çocuksu bulduğum iyilik-kötülük ikileminin yarım yüzyılı devirdiğim şu zamanlarda en çok kafamı kurcalayan meselelerden biri olacağını tahmin edemezdim.
Bunları bana yeniden düşündüren, geçen haftalarda izlediğim bir film. 1970 tarihli Costa-Gavras filmi L’Aveu (İtiraf). Bu filmi sinema tarihinin sıkı bir takipçisi olarak nasıl gözden kaçırdığıma şaşırdım. Costa-Gavras’ın bir önceki sene yaptığı ve tüm zamanların en iyi siyasi filmlerinden biri olarak bilinen Z’ye benzer şekilde bir siyasi dava hikâyesi, pek çok açıdan daha üstün bir film olmasına rağmen çok daha az biliniyor. Kahramanımız (yine) Yves Montand’ın canlandırdığı gerçekten de bir kahraman; 2. Dünya Savaşı’nda Nazilere karşı direnişi örgütlemiş bir savaş kahramanı. Savaştan sonra ülkesi Çekoslovakya’nın yeni sosyalist hükümetinde görev almış ama bir gün durup dururken gizli polisler tarafından götürülüyor. Aylar süren ve filmde ince ince anlatılan psikolojik işkenceyle “düşman ajanı” olduğu itiraf ettirilmeye çalışıyor. Düşman kim? Rejimin emrinde olmayan herkes. Sadece Naziler ya da kapitalist Batı değil, Stalin’e biat etmeyen Troçki ve Tito da aynı derecede düşman. Direnmek imkânsız ve bir yerden sonra anlamsız. Sadece birkaç saat uyuyabilmek için bile itiraf belgeleri imzalanıyor. Sonunda radyodan naklen yayınlanan bir düzmece mahkemede sanıklar faşist, burjuva işbirlikçisi, Amerikan ajanı, Troçkist, Titist (itiraf ediyorum, bu sözcüğü bağlamdan bağımsız görseydim anlamını çok başka tahmin edebilirdim) falan olduklarını kabulleniyorlar. Çünkü kabullenmenin hayatta kalmak için tek şansları olduğuna inanmışlar. En çarpıcı sahnelerden birinde, sanıklardan birinin pantolonu düşüyor ve bütün mahkeme, en çok da sanıklar kahkahalara boğuluyorlar. Sadece oradaki olaya değil, bütün bu sergilenen komediye güldüklerini anlıyorsunuz. Savcılar itiraf etmelerinin onlar için daha iyi olacağını söylüyor. İtiraf ediyorlar, mahkûm oluyorlar. Temyiz hakları da var, her birine atanmış ayrı ayrı avukatları, karara itiraz etmemelerinin kendileri için daha hayırlı olacağına onları ikna ediyor. Sonuçta çoğu öldürülüp yakılıyor. Kahramanımız bir şekilde serbest kalmayı başarıyor. Yıllar sonra bütün bunları yaşadığı halde nasıl hâlâ sosyalist olduğunu soranlara, zaten sosyalist olduğu için bunları yaşadığını söylüyor. Yeni rejim önce Nazilere karşı zaferin gerçek mimarlarını hedef alıyor çünkü, malumunuz, Nazilere direnen onlara da direnebilir. İdeoloji falan anlamsızdır artık, tek önemli olan iktidarın ne pahasına olursa olsun elde tutulmasıdır. İktidarı bir noktada toplamaya razı olduğunuz anda iktidarın parazitleşmesini durdurma şansını kaybettiniz.
Daha önce yine buradaki bir yazıda ettiğim bir cümleye döneceğim: Kimin iyi kimin kötü olduğu konusunda hemfikir olsaydık, yasalara ihtiyacımız olmazdı. Ama bu yeterli değil. Yasaların olması uygulanacakları anlamına gelmiyor. Birilerine o görevi veriyorsunuz ve görevlerini doğru yapmaları için yeterince “iyi” olmalarını bekliyorsunuz. Onlara güvenmiyorsanız, daha “iyi” birileri onları yönetmeli. Ona da güvenmiyorsanız, daha da “iyi” birileri onları denetlemeli. Sonuçta birileri, doğru olanı yapmalı, sırf Amerikalıların dediği gibi “right thing to do” olduğu için yasaların yazıldığı gibi uygulanmasını sağlamalı. İşin doğrusu bu: İyilik olmadan yaşayamıyorsunuz.
Anayasada “vicdan” sözcüğü iki yerde geçiyor, biri din ve vicdan hürriyetinde, diğeri yargı bağımsızlığını tanımlarken. İki yüz maddelik anayasa yazarsınız ama uygulanabilmesi için gelip birilerinin vicdanına bel bağlarsınız. Nihai olarak iyilik olmadan işleyemeyecek kurum yargıdır. Çünkü zurnanın si bemol dediği yer orasıdır. Parazit tabiatı açısından baktığınızda, bütün organizmayı ele geçirmeye çalışmak gereksiz. Yargıyı ele geçirseniz yeterli, çünkü son karar oradan çıkar. Yargı emrinize amade olduğunda yasaların bir önemi kalmaz. Dolayısıyla onu yapan meclisin de onu seçen halkın da bir hükmü kalmaz. Parazit en zayıf noktaya saldırır. Orayı ele geçirdiği anda organizma çürümeye mahkûmdur.
İktidar doğrudan vicdanı hedef aldığında, kötülük makbul değer haline geliyor. İktidar çarklarının orta kademe hizmetkârları şerefsizlikleri mertebesinde rağbet görüyor. Organize kötülük dediğimiz şey böyle ortaya çıkıyor. İşin doğrusu, günümüzün dünyasına ve yaşadığımız ülkenin haline bakınca, olan biteni fantazyada gördüğümde burun kıvırdığım “karanlık taraf”tan ayırt etmek pek kolay değil. Bazıları karanlık tarafa davet ediliyor ve yeterince şerefsizlerse geçiyorlar. Geçmezlerse cezasını görüyorlar. Gerçekten de kötülere, kötülüğe karşı savaşıyoruz. Ve maalesef kötülüğe karşı çok zayıfız. Çünkü iyilik yaşayabilmek için iyilikle beslenmeye muhtaç. Kötülüğün ise kendisinden başka hiçbir şeye ihtiyacı yok. Tek güvencemiz insanın içinde, özünde iyilik olması. Eğer böyle bir şey yoksa, hiçbir umut yok demektir.