Anadolu’yu yerle bir eden Aksak Timur bir gün hamamda yıkanırken Nasreddin Hoca’yla karşılaşır. Der ki “Hoca sen insan sarrafısın, söyle bakalım. Diyelim ki ben bir köleyim, pazarda satsalar kaç para ederim?” Hoca Timur’u şöyle bir baştan ayağa süzüp “50 akçe var yok” diye yanıtlar. Bunun üzerine Timur hiddetle “Bre bu nasıl hesap, bu üstümdeki peştamal 50 akçe eder” diye haykırır. Bunun üstüne Nasreddin lafı gediğe koyar hemen: “Ben de ona fiyat verdimdi.” 

Kahkaha önce bedendedir, sonra düşüncede. Diyafram sarsılır, nefes kesilir, ses kontrolden çıkar. İradenin en az söz sahibi olduğu insani tepkilerden biridir kahkaha atmak. Ağızdan kanatlanarak fırlayan bu muzip neşeyi bastırmak da zordur, ustaca kurulan söz dizimleriyle başlatmak da. Bu istemsizliği yüzünden beklenmedik bir dürüstlüğü vardır kahkaha atmanın. En önemli özelliği bulaşıcılığıdır. Bedenden bedene geçerken ender bir iletişim ağı örer. Dahası, kahkaha birleştirir. Aynı ritme kapılıp gülen insanların aralarındaki toplumsal, sınıfsal, hiyerarşik mesafe bir anlığına eriyiverir. Bir yandan teskin ederken öte yandan tetikler. Bedenler gevşer, gerilim boşalır ama aynı zamanda bastırılmış olan ne varsa açığa çıkmaya başlar. Freud’un mizahı bilinçdışının bir sızıntısı sayması boşuna değildir. 

Kahkahanın bu istemsiz, bulaşıcı ve birleştirici doğası, iktidarlar için daima çetrefil bir mesele oldu. Tam da denetlenemez yapısı nedeniyle kahkaha, her şeyi kontrol etmek isteyen sistemlerin en büyük kör noktasıdır. Hükmedenler emir verebilir, topluma bir söylem dayatabilir, gelgelelim kahkahayı yönetemezler. En nihayetinde, kimsenin elinden kahkahasını alamazsınız. İşte bu yüzden baskı kuran iktidarlar için kahkaha sakinleştirici değil, düpedüz tehdit edicidir. Çünkü hiyerarşiyi bir anlığına askıya alan bu kontrolsüz tepki, otoritenin en çok muhtaç olduğu mesafeyi yok eder. Geçtiğimiz ay komedyen Deniz Göktaş’ın sahnede kurduğu birkaç cümle nedeniyle gözaltına alınması ve tutuklanması bu gerçeği yeniden hatırlattı. Kahkahanın, egemen ile yurttaş arasındaki mesafeyi bir anda sıfırlayan o sarsıcı gücüne ve ardından sökün eden cezalandırıcı hükme hep birlikte tanık olduk. 

Meksika açmazı gibi insanı her yerden kuşatan otosansür duvarlarını aşarak politik mizah yapan bir komedyen, seyirciye her şeyden önce anlık bir üstünlük duygusu emanet eder. Gülen kişi o anda kendini güçlü hisseder. İktidarın gülünebilir olması, yurttaş karşısında bir an için geri çekilmesini sağlar. Bu da ister istemez son derece sağlıklı, rahatlatıcı bir eşitlenme hissi yaratır. Ancak totaliter aklın kahkahaya tahammülü yoktur. Çünkü kahkaha, hiyerarşiyi askıya alan ortak bir deneyimdir. Komedyeni cezalandırmak ise o hiyerarşiyi şiddet yoluyla yeniden kurmaktan başka hiçbir işe yaramaz. Bir iktidarın kendisiyle dalga geçilmesine izin vermesi ile şakayı cezalandırması arasındaki fark, iki farklı egemenlik anlayışını gösterir. Biri, gücünü sürekli kanıtlamaya zorunlu kırılgan bir egemenliktir; diğeri ise gülünmeye tahammül edebilen, hatta bunu bir meşruiyet kaynağı sayabilen güçlü bir egemenlik. Söz konusu hükmedici egemenlik olunca biri birinden daha iyi değildir elbette ama birinin diğerinden daha kötü olduğu rahatlıkla söylenebilir.

Ne kadar yasak konulursa konulsun, şakanın yapışkan bir şey olduğu unutulmamalı. Şaka, dolaşıma girmişse hele, sözlü kültüre yerleşmesi an meselesidir. Bu coğrafyanın kendi kahkaha geleneği, şakanın gücünü hiçbir zaman hafife almadı. Nasreddin Hoca’nın Timur’a söylediği aktarılan sözler hafızalarda hâlen diri tutuluyorsa, bunun nedeni sadece komik olmaları değildir elbette; zayıf olanın dilin gücünü kullanarak hakim olanla eşitlendiği o eşsiz anı temsil etmesi yüzündendir. Osmanlı’nın Ramazan seyirlik oyunları, padişahı bile ima yoluyla hicveden Karagöz-Hacivat repertuvarı, bu halkın kahkahayı bir direniş dili olarak nasıl biriktirdiğini çok güzel kanıtlıyor. Bu bakımdan bu topraklarda bir kaçış yolu değildir kahkaha. Söylenemeyeni güldürerek söylemenin direncidir.

Milan Kundera, Gülüşün ve Unutuşun Kitabı‘nda totaliter rejimlerin mizaha neden bu kadar düşman olduğunu anlatırken iktidarın asıl korktuğu şeyin, ciddiyetin tekelini kaybetmek olduğunu söyler. Bir rejim, kendi söylemini tek meşru ciddiyet biçimi olarak dayattığı sürece ayakta kalır ama nüktedan birinden fırlayan şaka o tekeli birdenbire kırabilir. İşte kahkahanın asaleti tam da burada başlar. Mizah, güçsüzün elindeki en güçlü silahtır çünkü bedensizdir, yakalanamaz, hafızadan silinemez. Bir sözü “Sadece şakaydı” diye savunmak, kahkahanın hukuk karşısındaki en eski zaferi sayılabilir. Hukuk bir niyet arayadursun, kahkaha niyeti sürekli erteleyerek muğlaklaştırır. İşte bu yüzden, bir komedyeni birkaç cümle yüzünden hapse atmak, tam da bu erteleme oyununu tanımayı reddetmek anlamına gelir. Kahkahayı cezalandırabilmek için onu ciddiyete savurmak ve şakayı bir suça dönüştürmek gerekir çünkü. İşte tam bunu yaptığı anda iktidar, kahkahanın gücünü fazlasıyla kabul etmiş olur.  

Sonuç olarak, bir toplumun sağlığını ölçmenin en güvenilir yollarından biri, o toplumda iktidara ne kadar gülünebildiğine bakmaktır. Gülünebilen iktidar, yurttaşıyla aynı zeminde durduğunu kabul eden iktidardır; cezalandıran iktidar ise, kendini yurttaşın erişemeyeceği bir yüceliğe taşımaya çalışan, ama bunu ancak korkuyla başarabilen iktidardır. Bergson’un dediği gibi kahkaha toplumsal bir düzeltme mekanizmasıdır. Katılaşmış, mekanikleşmiş, kendi ciddiyetine hapsolmuş olanı hedef alır. Bir iktidarın kahkahaya dayanamaması, onun ne kadar katılaştığının, ne kadar mekanikleştiğinin bir nevi itirafıdır.

Deniz Göktaş gibi güldüren insanlar, tam da bu yüzden, sandığımızdan çok daha büyük bir politik güç taşırlar ellerinde. Onların silahı ne bir örgüttür ne bir manifesto; sadece zamanlama, ritim ve gözü pekliği kullanırlar. Onlar şakaya başladığında krallarla dilenciler, mafyatik kabadayılarla sıradan insanlar, öğrencilerle rektörler aynı insanlık düzleminde yan yana gelirler. Bir iktidarın bu düzlemi tanıması onu güçsüz kılmaz, aksine meşruiyetini pekiştirebilir. Gelgelelim, bu kez de bu safhayı geçemediler. Ama geriye unutulmaz şakalar kaldı.

Bu yazı KAFA dergisinin 143. sayısında yayımlanmıştır.