Bazen bir festivalin en önemli kazanımı izlediğiniz oyun değil, o oyundan sonra tanıştığınız insan olabilir. Istanbul Fringe Festival, sekizinci yılında tam da bunun peşinde: karşılaşmaların, tesadüflerin ve yeni bağlantıların. “Bağ kurmak” temasıyla yola çıkan festival, sanatın yalnızca sahnede değil, insanlar arasında da gerçekleştiğini hatırlatıyor.​​ Festivalin Kültür Politikaları Direktörü Dr. Zeynep Uğur’la festivali konuştuk.

Zeynep Uğur

Istanbul Fringe Festival 8. edisyonunda. İlk yıllardaki Fringe fikriyle bugün geldiğiniz nokta arasında nasıl bir değişim görüyorsunuz? Festivalin kimliği zaman içinde nasıl dönüştü?

Başlarken, İstanbul’da kendimiz büyürken ve öğrenciyken ilham aldığımız uluslararası, çoksesli ve çeşitli ortamı kaybetmenin getirdiği daralma hissi ve böyle bir alanı yeniden yaratma isteği vardı. Özellikle İstanbul’un çok genç ve aktif bir tiyatro ve dans sahnesi olmasına rağmen, sanatçıların uluslararası işleri İstanbul’da izleme olanağının çok sınırlı olması bizi harekete geçirmişti.
Bugün geldiğimiz noktada, festival haftası boyunca gerçekten böyle bir atmosfer yaratılıyor; ama festivalin kimliği bunun da ötesine geçti. Yıllar içinde katılımcılarının sahiplenmesiyle festival, özgürlüğün, yaratıcılığın ve neşenin hâkim olduğu bir ifade ve bir araya gelme alanına dönüştü. Sanki başladığımızda yabancı bir festival Türkiye’ye geliyor gibi daha mesafeli ve soğuk bir algı vardı; gördüğümüz kadarıyla bu algı yerini çok daha samimi ve coşkulu bir imaja bıraktı.
“Fringe” olmak da yalnızca işlerin deneyselliğini ifade etmekten çıkıp ana akım ile alternatif arasındaki çizgileri sorgulayan ve bulanıklaştıran bir yaklaşıma dönüştü. Hatta genel olarak festivalin iş yapış biçimine ve duruşuna yön veren bir şey hâline geldi.

Festivalin artık sekizinci edisyonuna gelmiş olması, “Fringe” kavramının Türkiye’de daha fazla karşılık bulduğunu gösteriyor mu? Türkiye’deki seyircinin alternatif sahne sanatlarına yaklaşımında bir değişim gözlemliyor musunuz?

Artık röportajlara “Fringe nedir? Nerede, nasıl ortaya çıkmıştır?” sorularıyla başlamıyoruz; bu bile festivalin kimliğinin artık bilindiğinin bir göstergesi olabilir. “Fringe” kavramının kendisinden ziyade, “Istanbul Fringe”in bu kavramı yorumlama biçiminin, estetiğinin, iş yapma biçiminin ve topluluğunun kendine bir karşılık bulduğunu söylemek daha doğru olur galiba. Artık festivali her yıl takip eden, Istanbul Fringe’in seçkisine güvenen, hatta her yıl biraz daha yeni ve farklı şeyler görmek isteyen kemik bir topluluk oluştu gibi geliyor. Türkiye’deki seyirciyi homojen bir şekilde değerlendirmek mümkün değil; ancak İstanbul’da yeniliğe ve farklı deneyimlere açık, oldukça genç bir kitlenin varlığından söz edebiliriz.

Fringe Duo kısalar

Bu yıl festivalin teması “bağ kurmak.” Bu kavramı biraz açmanızı istesem?

“Bağ kurmak” aslında festivalin sekiz yıldır ne yaptığını tarif ederken dönüp dolaşıp geldiğimiz bir kavram. Bir tema olarak ortaya koymadan çok önce de festivalin merkezinde bu vardı. Yıllar içinde şunu fark ettik: Istanbul Fringe’in belki de en güçlü tarafı, gösterdiği işlerin ötesinde, farklı insanlar arasında karşılaşmalar yaratması ve bu karşılaşmalardan bazen çok kalıcı, bazen de kısa süreli ama etkili bağlar üretmesi. Sekiz yılın sonunda festivalin etrafında uluslararası bir takımyıldızını andıran, farklı noktalardan birbirine bağlanan bir ağ oluştu. Üstelik bu ilişkiler yalnızca profesyonel hayatımızı değil, kişisel hayatlarımızı da dönüştürdü. Bugün bu bağların bizim için ne kadar hayati olduğunu çok daha güçlü bir şekilde hissediyoruz.

Bir yandan da “bağ kurmak”, içinde yaşadığımız döneme verdiğimiz bir cevap. Toplumsal bağların zayıfladığı, aidiyet duygusunun giderek aşındığı, insanların kendi çevrelerine ve gündelik hayatlarının sınırlarına daha fazla kapandığı bir zamandayız. Festivalin açmaya çalıştığı alan ise bunun tam tersine işliyor: gündelik ritmimizin dışına çıktığımız, planlamadığımız karşılaşmalara açık olduğumuz, hiç tanımadığımız insanlarla yan yana geldiğimiz bir alan. Birlikte bir şey izlemek, konuşmak, dans etmek, gülmek, ağlamak çok basit eylemler gibi görünebilir; ama bugün bunların politik ve toplumsal bir değer taşıdığını düşünüyoruz. Sanatsal yaratıcılık da bütün bu karşılaşmalar için ortak bir zemin oluşturuyor.

Bu düşünceyi geliştirirken bize eşlik eden referanslardan biri Johann Hari’nin Kaybolan Bağlar kitabı oldu. Hari; yalnızlık, depresyon ya da hayatta anlam kaybı gibi çoğunlukla bireyin psikolojisi üzerinden düşündüğümüz meseleleri toplumsal bağların çözülmesiyle ilişkilendiriyor. Böylece bizi, bireysel olarak tarif edilen bir sorunu yeniden toplumsal bir mesele olarak düşünmeye çağırıyor. Kitapta farklı coğrafyalardan örneklerle ortaya çıkan önemli fikirlerden biri de birbirine benzemeyen insanların birbirlerini gördükleri, duydukları ve birbirlerinin varlığına değer verdikleri ilişkilerin iyileştirici gücü. Bu yaklaşım, festival deneyimimizle de çok örtüşüyor.

Mondo

Bugün sanatçı, izleyici, mekân ve şehir arasında bağ kurmak neden her zamankinden daha önemli?

Sanatçılar, özellikle de bağımsız sanatçılar, var olma savaşı verirken izleyiciler güvensiz, kaygı dolu ve zor gündelik hayatların içinde sıkışıyor. Mekânlar, özellikle İstanbul’u düşünürsek, taşıdıkları hafızayla beraber kayboluyor, yıkılıyor, taşınıyor. Büyük şehirlerde kamusal alanlar, insanların birbirleriyle karşılaşmasına ve yeni insanlarla tanışmasına alan açmaktan ziyade dışlayıcı pratiklere sahne oluyor. Bugün dünyada herkes kendini dış dünyadan izole, yorgun ve olup bitenlerle başa çıkamayacakmış gibi hissediyor. Çok büyük bir aidiyetsizlik hissi var. Bu yüzden herkesi kendi yalnızlığından ve gündelik hayatının ritminden çıkarıp yeni aidiyetler yaratmak, bağlar kurmak bize hayati geliyor.

Fringe festivallerinin en güçlü taraflarından biri, ana akımın dışında kalan ya da henüz geniş kitlelerle buluşmamış üretimlere alan açması. Istanbul Fringe bu alanı Türkiye’de nasıl konumlandırıyor?

Yurt dışından, Türkiye’de seyirciyle buluşma imkânı pek olmayacak deneysel işlere yer verirken, Türkiye’de de özellikle görünürlüğe ihtiyaç duyan, kendine alan bulmakta zorlanan ekiplere öncelik veriyoruz. Gösteri sanatlarında, özellikle son 10-15 yılda, tiyatronun İstanbul’da büyük bir ağırlığı var; fakat çok fazla ekip ve üretim de söz konusu. Ekonomik kaynaklara erişimin zorluğu da buna eklenince, özellikle yeni ekiplerin kendilerine görünürlük yaratması ve sivrilmesi çok zor oluyor.

Dans ise tam tersine giderek daralan ve sıkışan bir alan hâline geldi. Yerli dansçıların Istanbul Fringe Festival’i sahiplenmesi, hatta festivalde sergilenmek üzere işler üretmesiyle birlikte dans, tam da bu ihtiyaç nedeniyle festival içinde giderek daha fazla ağırlık kazandı.

Ha

Arter’den Barın Han’a, Alan Kadıköy’den Zorlu PSM’ye uzanan oldukça farklı mekânlar festival programında buluşuyor. Mekân seçimi bir işin festivaldeki yolculuğunu ne ölçüde belirliyor?

Mekân seçimi bizim için çok önemli. Her yıl yeni ve sürprizli mekânlar eklemeye çalışıyoruz. Hem ana akım kurumlarla alternatif mekânlar arasında bir denge kurmaya çalışıyor hem de coğrafi dağılıma özen gösteriyoruz. Gösteri videoları ilk izlendiği andan itibaren işlerin hangi mekânda oynayabileceği üzerine düşünüyoruz. Danışma Kurulu da oyun seçimlerini mekân önerileriyle birlikte iletiyor. Geçen yıl Rota’nın Barın Han’da, Öykü Su Okur’un kendi terapi notlarından yola çıkarak oluşturduğu Zuhal’in ise ortak bir psikoloji bürosu olarak kullanılan TheraPera’da oynaması gibi eşleşmeler, oyunların deneyimini çok yakından etkiliyor.

Türkiye’den ve dünyanın farklı coğrafyalarından sanatçıları aynı festival çatısı altında buluşturmak, yerel ile uluslararası arasında nasıl bir alışveriş yaratıyor?

Istanbul Fringe Festival’i kurarken en temel motivasyonlarımızdan biri, Türkiye’deki bağımsız sanatçıların uluslararası alanda görünürlüğünü ve dolaşımını artıracak bir alan yaratmaktı. Bu nedenle festivalin uluslararası kimliğini yalnızca farklı ülkelerden sanatçıları İstanbul’a davet etmek üzerinden düşünmüyoruz. Festivalin burada üreten sanatçıların da önünü açmasını, İstanbul’da başlayan bir karşılaşmanın başka coğrafyalarda devam edebilmesini önemsiyoruz.

Sekiz yıl içinde bunun çok somut karşılıklarını görmeye başladık. Festivale davet ettiğimiz uluslararası programcıların burada keşfettikleri sanatçıları kendi kurumlarına ve festivallerine davet etmeleri bunun bir ayağı. Örneğin Moussem gibi uluslararası paydaşlarımızla kurduğumuz ilişkiler, Türkiye’den sanatçıların işlerinin yurt dışında dolaşıma girmesine vesile oldu. Bunun yanında Istanbul Fringe’in dahil olduğu Aerowaves, Moving Balkans, European Festivals Association ve World Fringe Network gibi uluslararası ağlar sayesinde Türkiye’deki bağımsız sahne ile Avrupa’nın ve dünyanın farklı yerlerindeki profesyoneller arasında daha kalıcı bağlantılar kurabiliyoruz.

Moving Balkans bunun bizim için özellikle önemli örneklerinden biri. Balkanlar’daki çağdaş dans alanını birbirine bağlayan bu yapı içerisinde, Türkiye’den sanatçıların bölgesel ve Avrupa ölçeğinde görünürlük kazanması ve yeni dolaşım olanaklarına erişmesi için çalışıyoruz. Aerowaves ile kurduğumuz ilişki de benzer şekilde, Türkiye’de üretilen çağdaş dans işlerinin Avrupa’daki geniş bir profesyonel ağla buluşabilmesi açısından çok kıymetli. Dolayısıyla uluslararası ağlara dahil olmayı festivalin kendi prestijini artıran bir unsurdan ziyade, bu bağlantıları yerel sahneye geri aktarabileceğimiz bir kaynak olarak görüyoruz.

Clown Jam

İstanbul gibi kültür-sanat etkinliklerinin yoğun olduğu bir şehirde, bir festivali sekiz yıl boyunca sürdürülebilir kılmanın en zor tarafı ne oldu?

Bu sorunun cevabı, alanda çalışan herkesin yaşadığı gibi, bizim için de işin ekonomik boyutu. Kamusal kaynakların yokluğu, sponsorluk mekanizmalarının gösteri sanatlarına mesafesiyle birleşince ekonomik olarak oldukça zor bir bağlamda var olmaya çalışıyoruz. Bu da çok büyük bir dayanıklılık, motivasyon ve fedakârlık gerektiriyor.

Bu yıl programa baktığınızda, “Bunu mutlaka izleyiciyle buluşturmalıyız” dediğiniz ve sizi özellikle heyecanlandıran bir iş ya da üretim pratiği var mı?

23 ve 24 Eylül’de Paribu Art’ta sahnelenecek Kübalı ekip MiCompania’nın MONDO’su, bu yılın en heyecanla beklenen dans gösterilerinden biri. 25 Eylül’de Zorlu PSM’de sergilenecek Brezilya ve Birleşik Krallık ortak yapımı Deluge da bu edisyonun öne çıkan işlerinden. 20 Eylül’de İMÇ Atölye 5554’te Almanya’dan Vivien Tauchmann’ın Self-As-Other-Trainings çalışması ve 22 Eylül’de Arter’de Birleşik Krallık’tan if not this then that ise oyunsu ve katılımcı yapılarıyla seyirciyi gösterinin önemli bir parçası hâline getiren, deneysel yönleriyle öne çıkan iki iş. Bu yıl ilk kez gerçekleştirdiğimiz ve 20, 21 ve 22 Eylül’de sahnelenecek Barın Han x Istanbul Fringe Festival Ortak Üretim Projesi: Bağ Kurma da en çok heyecan duyduğumuz işlerden biri.

Sekizinci edisyonun sonunda, festivalin izleyicide nasıl bir duygu ya da düşünce bırakmasını istersiniz? İzleyici Fringe’den çıktığında yanında ne götürsün?

Festivalden nefes almış, ilham dolmuş, eğlenmiş ve kendini daha az yalnız hissederek çıkmalarını isteriz. Beklenmedik bağlar kurmalarını ve yanlarında, bir araya gelmekten doğan o güç hissini götürmelerini umarız.

Program detaylarına buradan ulaşabilirsiniz.