Issız Adam ilk vizyona girdiğinde annemle film üzerine sohbet ederken annem şöyle demişti: İlk defa durduk yere çekip giden adamlar hakkında bir film yapıldı. O sırada otuz yaşındaydım ve filmin konusu beni ve dönemin pek çok genç kadınını tabii ki etkilemişti. Dönemin erkekleri de ıssız adamlıklar hakkında şakalar yapmaya bayılıyorlardı. Ama annemin cümlesi beni filmden daha çok etkilemişti. Demek annemin kuşağının da hatta ondan önceki jenerasyonların kadınlarının da ıssız adamları olmuştu yani. Havva anamıza kadar uzanan bir zincirde dünyadan kim bilir ne ıssız adamlar gelip geçmiş ve “Ada, ben ayrılmak istiyorum” demişlerdi. Bu bir kadınlık yazısıydı.
2008’de “kaçıngan bağlanma” henüz dilimizde dolanan bir tabir değildi, insanlar birbirine burç sorar gibi bağlanma stili sormuyordu. Instagram’da kaydırmalı “kaçıngan bağlanma” paylaşımları yoktu. Cemal Hünal popüler ve yakışıklıydı. Oynadığı Alper karakteri, bütün gizemi ve romantizmiyle gurme bir aşçıydı: eski plak topluyor, Beyoğlu’nun arka sokaklarında kitap kovalıyordu. Melankolikti, inceydi. Asmalımescit’in de hâlâ güzel zamanlarıydı. Alper’i ve hayatımızdan geçen ıssız adamları romantize etmek için elimizde fazlasıyla sebep vardı. Ama zaten ulaşılamayanın baştan çıkarıcılığıyla hepimiz buna dünden razıydık. İsmi popülerleşip sonraki nesillerde bir sürü Ada isimli kız çocuğu doğmasını sağlayan kadın başrol oyuncusu da hepimizin içindeki fanteziyi ekrana taşımıştı: Onu ben iyileştiririm. Çünkü arzu, eksik olana akar. Alper de bir kişiden çok, doldurulacak bir boşluktu. Acaba Ada, seviştikten sonra yalan söyleyip yanındaki kadını uzaklaştırıp annesini arayan Alper’i bu korkunç ıssızlıktan kurtarabilecek miydi? Acaba annesini aramak yerine bize sarılıp uyuyacak mıydı? Challenge accepted!
Lacancı okuma arzunun tatmin olmayı değil, sürmeyi istediğini söyler. Ulaşılamayan, kaçıngan bağlanan bir erkek tabii ki hem psikolojik hem kültürel olarak arzunun kusursuz nesnesidir çünkü böylece arzunun boşluğu asla kapanmaz. Ada aslında Alper’i değil, Alper’deki o eksiği, ondaki “kendisinden fazla” olan gizemi sever. Lacan’ın diliyle Alper bir objet petit a‘dır: Sevilecek gerçek bir nesne değil, arzunun etrafında dönüp durduğu bir delik. Onu ben iyileştiririm cümlesinin altındaki asıl cümle ise şudur: Onun üzerinden ben kendi eksiğimi kapatırım.
Oysa Alper gerçekten kalsaydı, tam anlamıyla sevseydi, arzu çeker giderdi. Issız adam ancak ıssız kaldığı sürece arzulanabilir. Doldurduğumuz an bir boşluk olmaktan çıkar, o an da arzu başka bir eksiğe göç eder. Üstelik harika bir kadın olup “erkeği kendine bağlamak” kültürün bizden istediği makbul kadınlıktır. Bir başka alternatif sonda ise Alper ile Ada’yı birbirine tahammül edemez hâlde, boşanmanın eşiğinde görmek; işte o nefis bir film olurdu bu arada…
Yalnız annemin hatırlamadığı bir şey var: Issız Adam‘ın Alper’i sinemamızda bir ilk değildi. Issız Adam‘dan tam kırk üç yıl önce, 1965’te, Metin Erksan ıssız adamları çok daha ham bir hâliyle göstermişti bize. Sevmek Zamanı‘nda boyacı Halil, boya yapmak için girdiği köşkün duvarındaki kadın resmine âşık olur. Gerçek kadın, Meral, karşısına çıkıp onu sevdiğini söylediğinde ise net konuşur: Ben senin resmine âşığım, resmin sen değilsin ki. Ya sen bana bir gün gülmezsen? Oysa resmin bana hep gülüyor. Çünkü resim güvenlidir. Resim talep etmez, yaşlanmaz, ihtiyaç duymaz, gitmez, senden kalmanı istemez, bir gün somurtmaz, seni hayal kırıklığına uğratmaz, hep güvenli bir mesafede kalır.
Issız Adam‘da bir sahne var: Alper, Ada’nın yanından kalkıp eskiden birlikte olduğu kadınlardan birinin kapısına gider ama ayakları içeri sokmaz onu, geri dönüp Ada’ya gelir. Kabul edelim o an hepimiz bir sevinmiştik. Ama ilerleyen sahnelerde, Alper’in annesi otobüse binip gittikten aşağı yukarı yirmi dakika sonra, Ada dolma yerken Alper o meşhur repliğini söylediğinde, harika bir gol kaçan bir stadyum gibi olmuştuk. Aaaaah!
Bugün ıssız adamlar konusunda çok daha bilgiliyiz. Adamları ıssız oldukları için romantize etmiyoruz artık, “Kızım, bu kaçıngan bağlanma, red flag!” diyoruz. Zaten erkekler de “Ada, ben ayrılmak istiyorum” bile demiyorlar, ghostlayıp ortadan kayboluyorlar. Bazen yakın çevremde espri yapıyorum: Sağa sola kaydırmalar ve ghosting, benching gibi tabirler günlük hayatımıza girmeden önce evlenip çoluğa çocuğa karıştığımız için memnun değil misiniz kızlar diyorum. Doğrusu bunlar eskiden de oluyordu ama ne yaşadığımızı bu kadar entelektüelize etmediğimiz için romantize etmek ve Sezen şarkıları dinleyip efkârlanmak daha kolaydı. Şimdi overthinking ve overanalysis‘ten hiçbir şey romantize bile edilemiyor. Nerede o eski kederler! Kadınların da kaçıngan bağlanabileceğini konuşuyoruz artık. Evet, sadece erkekler ıssız değilmiş. Bu bir feminist kazanım değil de nedir?
Anladığınız üzere hem bir seyirci hem bir kadın hem de bir psikolog olarak Issız Adam filmini biraz karikatürize buluyorum. Gerçek bir ilişki problemini ele aldığı için saygı duysam da açıkçası filmin oyunculuğu, yönetmenliği, hikâyesi, sahneleri ve anlatımı -hele ki bugünkü aklımla düşündüğümde- fazla yüzeysel. Müzikler ise enfes! Yine de arzuyu sürekli yemek yaparak ve geçici cinsel ilişkilerle yaşayan Alper’in, gerçek bir yakınlık ihtimali belirdiğinde geri vitese takıp kaçmasının her zaman konuşulmaya değer bir tarafı var.
Issız Adam Alperler örüntülerinde başlangıçta hep oradadır, ilgilidir, takip eder, kek yapar, sever. Evet sever. Alper’de sevgi, arzu yok değil. Ama gerçek yakınlık ihtimali ortaya çıktığında bu ona fazla gelir. Annesi giderken de Alper o kadar üzülür ve Ada’ya öyle sıkı sarılır ki bu üzüntüye dayanamadığı için ve ileride de dayanamayacağı korkusundan, Ada’yla daha da fazla yakınlaşamaz. Kaçıngan için yakınlık çok üzülebileceği bilinmez bir tehdit, mesafe ise güvenlik sağlayan bir adaptasyondur. Klein’ın diliyle kaçıngan bağlanma örüntüsü olanlar depresif pozisyona hiç giremez. Yani bağımlılığı, kaybı, ötekinin bütün ve ayrı bir varlık olduğunu psişelerinde tutabilmeyi asla göze alamaz. Yani Alper annesinin ayrı bir insan olduğunu hiç kabul edememiş bir bebektir. Onun romantize edilen melankolisi ise bir derinlik değil, bir kaledir.
Kız çocuklarının ise çok küçük yaşlardan itibaren hem bir kaleden kurtarılma hem de bunun tersine çevrilmiş bir izdüşümü olarak birini kurtarma fantezisi vardır. Ada, Alper’i sevgisiyle kurtarabileceğine inanır. Pek çok kadın, yeterince iyi bir prenses olursa hayatındaki ıssız adamı ıssız kaleden kurtarabileceğine en az bir kere inanmıştır.
Ve aslında bu, kız çocuklarına romantik aşk diye de sürekli pazarlanan senaryodur. Masallar bize prensesin kurtarılmasını anlatır ama modern romantizm rolü tersine çevirir: Artık yaralı, karanlık, somurtkan adamı saf bir kadının sevgisi iyileştirecektir. Güzel ve Çirkin‘den bu yana anlatı hep aynıdır: yeterince sabırlı, yeterince güzel, yeterince fedakâr seversen canavar prense dönüşür. Klinik olarak buna omnipotent sevgi fantezisi diyoruz, yani başkasının iyileştiremediğini benim sevgimin iyileştirebileceği inancı. Bu hem grandiyöz bir savunmadır hem de kültürün beklentisi: Çünkü yeterince makbul, yeterince harika bir kadın olursak başarabiliriz bunu. Erkeği nikâh masasına oturtabiliriz!
Üstelik bu tam bir toksik uyumdur: Kaçıngan adam ile makbul kadınlık derdindeki kaygılı kadın nefis bir ikilidir. Adam kaçar, kadın kovalar. Adamın mesafesi kadını daha da iyi bir prenses olmaya iter, kadının koşması adamı daha da kaçırır. İki yara birbirine geçer ama kimse karşısındakini ayrı ve bütün bir insan olarak seçmez, herkes ötekini kendi dehşetini yönetmek için kullanır. Artık bunun da adını biliyoruz tabii ki: Travma bağlanması! Artık her şeyin adını biliyoruz.
Neyse ki artık psikoloji okuryazarlığı iyice arttı da ıssız adamları -ve de ıssız kadınları, lütfen ayrımcılık yapmayalım- romantize etmeyip “bu kaçıngan bağlanma, a, bu travma bağlanması; hadi terapiye gidelim” diyoruz. Kendimizi olmayacak bir kurtarıcı pozisyonuna sokmuyoruz. Ya da benim kişisel favorim: Patolojisi patolojimize denk düşen, yaraları yaralarımızla yan yana duran, birbirimize yaralarımızı gösterebildiğimiz insanları hayatımıza almayı öğreniyoruz. Düşe kalka.
Bu yazı KAFA dergisinin 144. sayısında yer almıştır. Dergiye buradan ulaşabilirsiniz.