*Bu yazı KAFA dergisinin 96. sayısında yayımlanmıştır.

Geçen ay, telefonumda arayan kişinin Candaş olduğunu görünce başıma bir işler geleceğini tahmin etmiştim. Telefonu açınca “Babanı kapak yapıyoruz, sen de bilinmeyen hocayı yaz bakalım” diye müjdeli haberi verdi sağ olsun!
Bu istek kolay gibi gözükse de her seferinde içinden çıkılması zor bir göreve dönüşüyor, bilinmeyen İlber denilen fenomeni anlatmak zor, zira kendisini bilebilmek, anlamak bir zanaat, uzun yıllara dayanan bir tecrübe gerektiriyor. Yıllara dayanan hukuk, arkadaşlık, akrabalık da bazen kendisiyle ilgili şeylere ya da verdiği tepkilere “Yok artık yahu!” diye şaşırmaya engel teşkil etmiyor. 40’ıma girdiğim bu sene, bu konuda eskiye oranla biraz yol aldığımı fark ediyorum ancak yine de çok başarılı olduğumu iddia edemem.

Ben size son yıllarda sizin sosyal medya popülerliğiyle tanıdığınız hocadan başka bir insanı anlatayım diye benden bu yazı istendi, görev insanı olarak benden isteneni yerine getirmek zor olsa da elimden geleni yapmam gerektiği hissiyle birkaç gündür ne yazacağım diye kıvranıyordum. Sonra “İlber Hoca nasıl tanınıyor?” diye düşünüp birkaç videosunu izleyip, birkaç yazısını okuyunca 40 yaşındaki Tuna’nın babası olarak kendisinin bu “popisi yüksek” meşhur hâllerinin bana pek bir şey ifade etmediği gerçeğini kabullenip baba mirası iyi hafızamı biraz zorlayarak, onu ilk nasıl hatırladığıma, o zamanların detaylarına odaklandım.

Babam benim için hâlâ 80li-90lı yıllarda Ankara’da bir akademisyen. Ankara’daki evimizde, dört duvarı kütüphane kaplı çalışma odasının ortasındaki koltuğunda, etrafında yerden göğe doğru yükselen kitap kuleleri arasında oturan ve elindeki kitabın sayfalarını karıştıran ya da yine aynı odada masanın başında teknolojiyle son teması olan daktilosunu şaklatarak bir şeyler yazan kocaman bir adam… Sonra yazdığı sayfayı cıırt diye çekip eline aldığı makasla sağını solunu kesip ardından o kestiği paragrafları başka sayfaların başına sonuna yapıştırmasını, yani yeni neslin kopyala/kes-yapıştır olarak bildiği bilgisayar komutlarını yapışını merakla izlerdim o odanın kapısından. Renkleri muhteşem metal kutulara -ki bunlara fiş kutuları derdi- kitaplardan alıntıları yazıp, kitap bilgilerini ekledikten sonra arka arkaya o fişleri dizerdi. Ben hep o metal kutuları araklayıp onların içini kendi hazinelerimle doldurmak isterdim ama içlerinden çıkacak kâğıtlarının asla ellenmemesi gerektiği çünkü büyük bir emek vererek ve çok zaman harcanarak oraya dizildiği bana birkaç kez söylendiği için ancak uzaktan hayran hayran o kutuları kesmeye devam ederdim. Masasında rengarenk kuru kalemleri, çeşit çeşit eğlenceleri olan babamın kalemleri konusunda benimle pazarlık yapışını da görmenizi isterdim doğrusu, örneğin; 10 tane kuru kalem alıp eve getirmiş ve keyifle kalemliğine dizmişken, 10 tavşan sevimliliğinde yanına yanaşan kızını görünce kesin tadı kaçıyordu. 

Tuna: Aaaa baba kendine yeni kalemler mi aldıııııın?

İlber: Evet kızıcım…

T: Ne güzellermiiiiiiş!

İ: (Yaklaşmakta olan tehlikeyi sezerek ama çaresizlik içinde) Ya değil mi kızıcım?

T: Bana kaç tanesini vereceksiiiiiin? 

İ: (Bahtsızlığına içinden söverek) İstersen iki tane vereyim.

T: O kadarcık mıııııı?

Konuşmanın sonunda 10 kalemden 3-4 tanesine el koymuş, muzaffer kaptan havalarında odayı terk eden ben, aslında uzun vadede bu oyunun ekonomik kaybedeni oldum. Babam sayesinde ya da babam yüzünden demeliyim, iflah olmaz bir kırtasiye severe dönüştüm. Bugün Galatasaray’daki Mektup Kırtasiye’nin babam kadar, hatta yer yer babamdan da çok sevilen müşterisi olduysam bunlar hep o renkli kalemlerin ve eğlencesi bitmeyen masanın suçudur.

Hocanın kızı olduğumu duyunca “Ayy ne şanslısınız, evde neler anlatıyor kim bilir” diye tepki verenlere, itiraf etmeliyim ki içimden çok gülüyorum. Dışarıdan bakınca evde tüm gün 19. Yüzyıl Osmanlı modernleşmesi konuştuğumuz zannediliyor herhâlde ama genelde biz de babamla herhangi bir baba kızın konuşacağı konuları konuşup, yine herhangi bir baba kızın yaşayacağı fikir ayrılıkları sebebiyle didişiyoruz. Ben onun bana sürekli akıl vermeye çalışmasını duymazdan geliyorum; o, ben onu duymazdan geliyorum diye, büyük ihtimalle, “öf bu kız da bir akıllanıp beni dinlemeyi öğrenemedi” diye düşünerek ters ters bana bakıyor; yani gerçekten muhteşem rutinlikte çok alışıldık bir baba-kız ilişkimiz var.
Öte yandan sanırım babamın yaşıtlarına göre farklı bir dünya algısı olduğu için, alışılmış Türkiye aile yapısı içinde standarda uymayan bir baba-kız ilişkimiz de var; birçok babanın egosuna saldırı, kendisine saygısızlık olarak algılayacağı konularda, örneğin hitabet ya da bir şeyi konuşabilme cesareti gibi, babamla inanılmaz rahat, hani neredeyse gevşek diyebileceğim bir diyalog kurduk yıllar içinde. Bilemiyorum, belki içten içe rahatsız oluyordur bundan ama artık şımarttık başımıza çıktı, yapacak bir şey yok diye düşünüp ses etmiyor olabilir, yine de genel olarak konuyla ilgili rahat bir tavır sergilediğini söylemeliyim. Bundan da aslında çok mutluyum, öbür türlüsü ziyadesiyle sıkıcı bir ilişkiye sebep olabilirdi. Hâlbuki bu hâliyle birbirimize söylensek de günün sonunda iyi eğlendiğimiz anlar oluyor. Son yıllarda dedelik müessesesine bulaşınca, didişmelerimizin ana konusu, başımıza çocuk eğitim uzmanı kesildiği için, oğlum ve onun geleceğine kaydı; bu oğlanı ata yazdır, sen yazdırmıyorsan ben yazdırayım, bu çocuk niye bunu izliyor, yüzmeye gidiyor peki cimnastiği neden bıraktı, onu yemesin, şunu yapmasın gibi bitmeyen söylenme şiirlerini yazarken, bir yandan da Deniz’le Şimşek McQueen’i 60 kere izlemekten ve aslında tamamen yarış arabalarından oluşan karakterler için çeşitli sosyal çıkarımlarda bulunmaktan geri kalmıyor. Bu anlamda en sevdiği karakterin İtalyan formula arabası Francesco Bernoulli olduğu bilgisini de burada sizinle paylaşmama müsaade edin lütfen.

Fakat işin gırgırı bir yana babamdan hayatta neler öğrendim diye düşününce, öğrendim mi yoksa genetik olarak mı geçti bilemediğim birkaç şey aklıma geliyor. Aklımdaki neyse doğrudan onu söylemeyi, dobra olmayı, tahmin edebileceğiniz üzere babamdan öğrendim.Bu her zaman iyi mi oldu derseniz hayır, özellikle iş hayatında bundan kaynaklı sıkıntılar yaşadım ama dönüp bakınca bugün olduğum insanın, etrafımdaki arkadaşlarımın, bu sayede olduğunu görüyor ve bu durumdan büyük bir pişmanlık yaşamıyorum. Yine babamdan öğrendiğim bir başka şey pintilik yapmamak mesela, para hesabı yapmam; paramı çarçur etmem, cebimdekinin ne kadar olduğunu bilir ona göre yaşar ve harcarım ama olan paramla da asla pintilik yapmam, etrafımda pinti insan bulundurmam, pintilikle kastettiğim tek şey para harcayamamak değil, gönlü pinti, iyilik yapma, yardımcı olma konusunda kıt insanı da civarımda tutmam, benden yardım istendiği zaman da çok zorda değilsem elimden geleni yaparım. Özellikle para konusunda pinti davranmamak gerektiğini, babamın şahsıma özel verdiği konferans tadındaki konuşmalardan beynime kazıdım diyebilirim. Bu konuda da bugüne kadar harcadığın paraya hiç üzülmemek, elinde para varsa onu istediğin bir şeye harcamak, hayatın küçük zevklerine ve anlarına bu anlamda para harcamak konusunda babam da annem de beni her zaman destekledi ve onların da hep böyle davrandığını gördüm.

Babam sayesinde birçok ülkeyi gördüm; Avrupa’da sayısız yeri, birtakım Uzakdoğu ve Ortadoğu ülkelerini ve Türkiye’de önemli birçok tarihi mekânı ilk defa onunla gezdim. Bu seyahatlerin hepsinde kusursuz bir yol arkadaşıydı diyemem ama dönüp baktığımda 40 yıl içine sığdırdığım pek çok seyahatte babam yine de en iyi seyahat arkadaşlarımdan biridir. Tokat’taki güneş tutulmasından Positano’da elektrikler kesilmişken çakan şimşekle aydınlanan yamaçtaki rengarenk ev manzarasına, Japonya’daki balık pazarından Persepolis’e baba-kız olarak çok yollar gittik ve çok az insana kısmet olacak güzel tecrübeler biriktirdik. Bu anlamda dünyayı tanıma, keşfetme, merak etme, hayatıma renk katma konusunda çaktırmadan yaptığı babalık eğitimi ve desteği için İlbercim’e müteşekkirim.
Ekranlarda ya da katıldığı etkinlikler vesilesiyle tanıdığınız “İlber Hoca”yla ilgili sizlerde oluşan intiba nedir bilemiyorum, genelde ilk tanışmaya gelen insanlar hep endişeyle hatta biraz da korkarak geliyorlar. Hâlbuki korkulacak bir insan hiç değildir; KAFA Tv’de yakın bir zamanda yayınlanan komik anlarına ilişkin videoya bakarsanız, aslında kendisinin genel hâliyle ilgili iyi bir fikir edinebilirsiniz. İyi saatinde olduğunda çok komik, kötü saatinde olduğundaysa sanıldığının aksine agresif değil ama bolca huysuzlaşan, karşısındaki insana sürekli başına gelen sevimsizliklerle ilgili söylenen bir insandır. Hayatı yüksek yaşar; kahkahası binayı inletir, bağırması sokağa taşar, konuşurken bile yüksek sesi metrelerce ötelerden duyulur. Bu anlamda kızdığı zaman da gazabından korunmak gerekir fakat o kızgınlık çok kısa sürer ve sonra hiçbir şey olmamış gibi sakinleşir.

Bilkent’te okuduğum son sene babamla aynı okulun hocası ve öğrencisi olmuştuk, ben fakültenin dördüncü katında ders dinlerken, yüksek ve tek tavanlı binanın girişinden içeri giren babamın binaya teşrifini duyar, yanımdakilere dönüp “babam binaya girdi” derdim. Çocukken Ankara’da oturduğumuz apartmanın dördüncü katındaydı evimiz, bir gün giriş katta oturan arkadaşıma oynamaya gittim, o esnada bizim evde de misafir vardı. Bir ara tuvalete girdiğim esnada apartman boşluğundan dört kat aşağıya babamın hunhar kahkahaları gelmişti, çocuk aklımla “vay be babamdaki sese bak, ejderha gibi bir adam” diye düşündüğümü hatırlıyorum.

Yalnız bahsi geçmişken şunu da buraya yazılı bırakayım; yukarıda bahsettiğim bu video sayesinde fark ettiğim, çekimlerde babama sürekli lokum, gofret, pasta gibi gereksiz karbonhidrat ve tatlı yüklemesi yapan arkadaşlarla yakından tanışmak için çekimleri basmayı düşünüyorum. Kendilerine İlber Hoca’nın söylenmelerinin bir sonraki nesle nasıl geçtiği, nasıl geliştirildiği konusunda ufak bir girizgâh yapmak niyetindeyim, şimdiden hepsine hayırlı olsun.

*Bu yazı KAFA dergisinin 96. sayısında yayımlanmıştır.