Maggie O’Farrell’ın 2020’de yayımlandığında büyük ses getiren ve prestijli Women’s Prize for Fiction ödülünü kazanan romanı Hamnet bu ara yeniden gündemde; zira kitap Chloé Zhao yönetmenliğinde sinema perdesine taşındı. William Shakespeare’in 11 yaşında ölen oğlu Hamnet’in trajik hikâyesinden yola çıkarak bir ailenin yaşadığı derin yası, kayıpla başa çıkma mücadelesini ve bu kaybın nasıl bir başyapıta, yüzyıllara meydan okumayı başarmış Hamlet’e dönüştüğünü anlatıyor Maggie O’Farrell Hamnet‘te.
Fakat aslına bakarsanız ne anlattığından çok nasıl anlattığı mesele bence. O’Farrell tarihsel bir gerçekten yola çıksa da Hamnet’in bir tarihsel roman olduğunu söylemek güç. Yazar, Shakespeare’in hayatındaki boşluğu ve sessizliği kendi hayal gücüyle dolduruyor ve ortaya hem büyülü hem de tekinsiz, unutulmaz bir dünya çıkarıyor. Öyküsünü Shakespeare’in eşi ve Hamnet’in annesi Agnes (Anne) Hathaway’in gözünden anlatmayı seçiyor O’Farrell ve tarihin sessiz bıraktığı bir kadının, bir annenin sesini duyuruyor.
Hamnet’in en güçlü yanı da şüphesiz ki unutulmaz Agnes karakteri. O’Farrell Agnes’i o kadar canlı, o kadar gerçekçi bir şekilde çiziyor ki okur olarak onunla birlikte nefes alıp veriyor, onunla birlikte kaygılanıyor, o çok ağır yası onunla birlikte tutuyoruz. Agnes gibi bir karakterle özdeşleşmek epey biricik bir deneyim, çünkü Agnes rasyonel aklın sınırlarını aşan; sezgileriyle, duygularıyla dünyayı algılayan, bitkilerin, doğanın dilinden anlayan bir kadın; bir şifacı. Dünyayla kurduğu ilişki bizimkinden çok farklı, dolayısıyla onun yası da bildiğimizden farklı bir derinlikte ve düzeyde vuku buluyor.
Hamnet en temelde bir yas anlatısı. Bir çocuğun kaybının bir aile üzerindeki yıkıcı etkisini, ilk bakışta aynı yası yaşayan iki insanın; anne ve babanın yaslarının nasıl farklılaşabileceğini, o kederde nasıl ortaklaşılamayacağını müthiş dokunaklı biçimde anlatıyor. Agnes acısını içine atıp sessizliğe gömülürken; Shakespeare ağrısını sanata dönüştürüp Hamlet’i doğuruyor. O’Farrell bu iki farklı yas tutma biçimini yargılamadan, anlayışla ve şefkatle anlatıyor.
Bu noktada Maggie O’Farrell’ın dil kullanımına da değinmek şart; çünkü bence üslup; Hamnet’i sıradan bir tarihi romandan ayıran unsurların başında geliyor. Kelimeleri bir ressamın fırça darbeleri gibi kullanarak okurun zihninde canlı ve unutulmaz tablolar yaratıyor O’Farrell. Özellikle doğa tasvirleri Agnes’in iç dünyasının bir yansıması gibi beliriyor. Ormanın kokusu, bitkilerin renkleri, hayvanların sesleri – hepsi Agnes’in duygularıyla, sezgileriyle iç içe geçiyor. Romanın her satırına sinen 16. yüzyıl İngiltere’sinin kasvetli ve tekinsiz atmosferi, veba salgınının yarattığı korku, ölümün her an kapıyı çalabileceği hissi, romanın gerilimini sürekli olarak ayakta tutuyor.
Yazarın ustalıkla kullandığı “şimdiki zaman” kipi de o huzursuzluk hissini okurun içine nakşediyor. Geçmişte değil tam şu anda hissediyor insan kendini ve gelmekte olana dair kaygıyı, endişeyi Agnes’le beraber yaşıyor, deneyimliyoruz. Mesela şu pasaj:
Hamnet son nefesini işte orada, ateşin önünde, annesinin kollarında, emeklemeyi, yemeyi, yürümeyi, konuşmayı öğrendiği odada veriyor.
Alıyor, veriyor.
Sonrası sessizlik, dinginlik. Hepsi bu.
Sırf bu kısmın bile kitabın kudretine dair çok şey söylediğine inanıyorum. O son nefesin öyküsünü dinlemiyoruz, bizzat tanıklık ediyoruz. Zaten Hamnet tam da bu yüzden çok güzel ve tam da bu yüzden çok zor.
Kitaptan çok sevdiğim, okuduğumdan beri aklımdan çıkmayan bir cümleyle bitireyim sözlerimi:
Ne kadar uğraşırsan uğraş, ‘hiç’i ‘hiç’le cevaplamanın bir yolunu bulamazsın, değil mi?
Hamnet: bir sessiz ağıt
Eylül Görmüş
Kelimeleri bir ressamın fırça darbeleri gibi kullanarak okurun zihninde canlı ve unutulmaz tablolar yaratıyor O’Farrell.