Bir süredir Bali’de yaşıyorum. Burası dünyanın dört bir yanından gelmiş Avrupalı, Asyalı, Amerikalı, Avustralyalı, Afrikalı (“ve Antarktikalı” diye devam etsem harika akacaktı cümle ama henüz hiç Antarktikalı görmedim ne yazık ki) insanlarla dolu bir tropikal ada. Havanın hep sıcak olmasının verdiği gevşeklikten mi, sonsuza uzanan yeşil pirinç tarlalarının yarattığı huzurdan mı, her yerde ucuza masaj olmasının neden olduğu rahatlıktan mı, yoksa okyanus kenarında gün batımını izlemenin verdiği mutluluktan mı tam olarak bilemiyorum ama insanlar pişmiş kelle gibi sırıtarak dolaşıyor burada. Herkesin keyfi sürekli yerinde. Ben de “Maşallah, Allah bu adayı da üstünde yaşayanları da nazarlardan korusun!” diye diye, bulduğum tüm tahtalara vura vura geziyorum. Sabah kalktığım gibi dışarı atıyorum kendimi, kafede yemek yiyorum, spor salonlarında egzersiz yapıyorum, akşam üstü sörfe gidiyorum. Geçen yine sörften çıktım, saatlerce dalgalarla boğuşup su yutmaktan yorulmuşum. Gün batımını izlemek için kumsala oturdum. Tam herkes gibi ağzım kulaklarımda kızıl yıldızın vedasını seyre dalacaktım ki bir hıçkırık sesiyle irkildim. O da ne! Yanımda kocaman, bir doksan boylarında, sarı kafalı bir adam ağlıyor. Utanmasın diye hiç fark etmemiş gibi yaptım, o tarafa bakmamaya çalıştım. Çıkardığı seslerden çantasının fermuarını çekip sırtlandığını, ayağa kalkıp üstünden kumları silkelendiğini anladım. Artık uzaklaştığından emin olunca dönüp arkasından baktım. O esnada, az önce oturduğu yerde duran bir şey dikkatimi çekti. Bir defter. Düşürmüş olmalıydı. Hemen elime alıp peşinden koşmaya başladım ama ne kadar bağırsam da sesimi duyuramadım. Motosikletine atlayıp gaza basarak gitti. Ben de elimde hiç tanımadığım bir insana ait olan bu defterle kalakaldım. Bir süre evirdim çevirdim ama sonunda dayanamayıp açtım ve okumaya başladım. Bu dalyan gibi, yakışıklı, sarışın adamın, Bali gibi bir yerde neden gözyaşları içinde oturduğunu da işte böylece anladım. Kim olduğunu bilemeyecek olmanızın verdiği güvenle, o defterden bir sayfayı burada paylaşmak istiyorum:
Sevgili Günlük,
Bu satırları dünyanın en güzel, en mutlu yerlerinden biri olduğu söylenen tropikal bir adadan yazıyorum. Yıllardır ruhumda taşıdığım acı buraya geldiğimde nihayet beni terk eder ve huzura kavuşurum sanmıştım ama çok büyük yanılmışım. İçimdeki mutsuzluk, elimi hiç bırakmayan sadık bir sevgili gibi benimle birlikte tam 17 saat uçtu, okyanusları aştı ve buraya kadar geldi. Oturduğum kumsalda herkes okyanus kenarındaki gün batımının güzelliğine kendini teslim edip anın tadını çıkarırken, ben derin bir keder içinde kıvranıyorum. Bunu söylemeye çok utansam da artık itiraf etmek zorundayım sana. Her gece uykuya dalmadan önce gözyaşlarım yastığımı ıslatırken, kanımda hep aynı zehir dolanıyor: Türkiye’ye duyduğum kıskançlık.
“Neden” diyecek olursan, ben de sana “nasıl” derim. Nasıl kıskanmayayım ki? O şanslı insanların her gün üzerine düşünecek onlarca yeni bir meselesi oluyor. Bu mücadele onları nasıl da diri tutuyor, nasıl da yaşama bağlıyordur kim bilir? Bense burada, Almanya denen bu haddinden fazla gelişmiş coğrafyada, rutubetli havalarda sızlayan sağ dizim dışında başka ne yazık ki hiçbir derdim olmadığı için varoluşsal sancılarla boğuşmaktan bitap düşmüş durumdayım. Her gün işe gidip gelirken metroya biniyorum ve kimsenin yüzünde en ufak bir endişe görmüyorum. Can güvenliğinden öylesine emin ki hepsi. Lanet olasıca sırtlarını devletin güvencesine dayayarak rehavete kapılmaktan pestilleşmiş, tok evin kedisi gibi yattığı yerde uyuşmuş, kanları kortizol hormonundan yoksun Almanlar! Bu ülkede her şey aşırı derecede tahmin edilebilir ve ölümcül derecede sıkıcı. Türkiye’de bu sabah Euro 41 lira olmuş diye duydum. Ne büyük bir heyecan, Türklerin de dediği gibi 41 kere maşallah! Haberi aldıkları anda kozasından çıkan bir kelebek gibi tüm varoluşsal sancılarından sıyrılmış olmalılar. Ekonomide azıcık bir dalgalanma için canımı verirdim ama bu macera fukarası topraklarda Euro piyasaya sürüldüğü günden beri, yani tam yirmi altı senedir yerinde sayıyor. Kendimi bildim bileli 1 Euro senti sentine, tam olarak 1 Euro ediyor. Bir çöl vadisine bakıp bir damla suyun hayalini kuran bir bedevinin bekleyişi kadar ümitsiz benim bu ülkede heyecanı bekleyişim. Ah Tanrım… Seni kalpten seven Hans kuluna neden bu bitmek bilmeyen ızdırabı uygun gördün, neden?
Cehalet mutluluktur diyorlar. Nelerimi verirdim biraz mutluluğa giden o cehalet için. Ne yazık ki zihnimi düşünce denen lanetin karanlık dehlizlerinden çıkarma çabam dört bir yandan engelleniyor! Bu kafayı kültürle bozmuş ülkede 25 binden fazla kütüphane, 5700’ün üzerinde müze, 300 şehir ve devlet tiyatrosuyla sarılı etrafım. Her gün daha fazla aydınlanmanın zehrini yaşıyor, dünyayı ve hayatı anlamanın dayanılmaz ağırlığı altında biraz daha eziliyorum. Keşke ben de az ötedeki komşularımızı Türkler gibi her akşam televizyonumu açıp ünlülerle gönüllülerin kapışmasını izlerken koltukta sızıp ülkemin yine tüm dünyaya hükmettiği tatlı rüyalara dalsam. Ama ne mümkün! Değil geceler, gündüzler dahi kabus bana.
Belki, dayan diyeceksin ama geleceğe dair de hiç ümidim yok. Emeklilik maaşları o kadar yüksek ki… Hayatımın son evresinde dahi bir parça huzuru çok görmüş bu ülke bana. Yaşıtlarım olan Türkler maaşı yetiştirmek market market gezip ayşekadın fasulyenin ucuzunu arayarak kafa dağıtırken ben çıktığım Avrupa seyahatinde geminin güvertesinde dalgaları izleyerek yaklaşan ölümümü düşüneceğim.
Ah… Ahmet Hamdi Tanpınar’ın da dediği gibi güzel Türkiye, evlatlarına kendisinden başka bir şeyle meşgul olma imkânı vermiyor. Maslow piramidinin zemin katında, varoluşsal sancılarından uzak, mis gibi bir yaşam sürü…
(Sayfaya damlayan gözyaşlarından mürekkep dağıldığı için cümlenin devamı ne yazık ki okunmuyor.)
Daha fazla devam edemeyeceğim. Keşke ben de bir Türk olarak gelseydim dünyaya. Ama işte dünyanın en büyük dördüncü ekonomisine doğmanın bedelini ödüyorum aldığım her nefeste. Lanet olsun Almanya’nın otomotiv sektörüne. Şimdi gidip okyanusa bakan beş yıldızlı otelimde biraz Nietzsche okuyacağım ve ertesi sabah ülke gündeminde vatandaşın yüreğini hoplatacak sürpriz bir gelişme olmasını ümit ederek uykuya dalacağım bu gece. Sabah da bu anlamsız tatili noktalayıp ilk uçakla evime geri döneceğim. Yarın görüşmek üzere.
Ne diyebilirim ki? Üzgünüm ama sen varoluşsal sancılarının pençesinde kıvranırken ben üniversite diplomamın akıbetini düşünerek kardiyosuz, oturduğum yerden adrenalin salgılayacağım bugün de. Coğrafya kaderindir, bir dahakine bunu da ağlayarak günlüğüne yaz Hans. Almanya’ya sevgiler.