Dört yıldır kendi kendime sorup duruyorum: Bu roman Türkiye’de acaba ne zaman yayımlanacak?
Almanya’da yaşayan, Türk-Kürt kökenli bir ailenin hikâyesini anlatan Cinler adlı roman, Almanya’da doğup büyüyen yazar Fatma Aydemir’in kaleminden 2022 yılında çıktıktan sonra bugüne kadar tam on yedi dile çevrildi. Amerika’da, Fransa’da, Bosna’da, hatta Birleşik Arap Emirlikleri’nde milyonlarca okurla buluştu. Türkiye’nin kitapçı raflarına ise daha yeni yerleşti. Oysa anlattığı hikâye, tam da buraya, bu topraklara da ait.
Geç olsun güç olmasın diyeceğim fakat Türkiye’nin bu romana neden bu kadar geç kavuştuğunu az çok tahmin edebiliyorum. Ama ilk önce romanın konusuna göz atalım.

Fatma Aydemir (Fotoğraf: Sibylle Fendt)
Hikâyemiz 90’ların sonunda, İstanbul’da başlıyor. 70’lerin başında, ailesi için daha iyi bir hayat karşılayabilmenin umuduyla köyünü bırakıp Almanya’ya bir “misafir işçi” olarak giden Hüseyin’le tanışıyoruz. Ömrünü bir metal fabrikasında çalışarak, her kuruşu biriktirerek geçirmiş. Emeklilik hayali basit ama büyük: İstanbul’da bir ev almak ve kalan yıllarını ailesiyle orada geçirmek.
Bu hayali çok iyi tanıyorum. Benim dedem de o kuşağın nice insanı gibi, o çok sevdiği köyünde hepimiz için bir ev kurmayı düşlerdi. O ev hiç olmadı. Dedemi, hayalini gerçekleştiremeden kaybettik. Hüseyin romanın başında nihayet o evi satın alır. Daireyi en ince ayrıntısına kadar döşer. Ama Hüseyin, daha bir gece bile uyumadığı yeni evinde bir anda yere yığılır ve ölür. Kalp krizi.
Ölüm haberi Almanya’daki ailesine ulaştıktan sonra, Emine ve çocukları cenaze için İstanbul’daki o evde toplanır. Hüseyin’in ölümüyle birlikte herkesin içinde gömülü kalan yaralar, eski umutlar ve kırgınlıklar, bastırılmış travmalar tetiklenir. Aydemir, bu hikâyeyi romanın her bölümünde başka bir aile ferdinin gözünden ve onların geçmişle bugün arasında gidip gelen düşünceleriyle anlatıyor.
Aynı anne babanın çocukları olmalarına ve benzer koşullarda büyümüş olmalarına rağmen göç deneyimi, kimlik, aidiyet, kültürel çatışma, sınıf ve ırkçılık gibi konuların ailenin dört çocuğunun her birini bambaşka biçimlerde şekillendirdiğini görebiliyoruz.
En büyükleri Sevda mesela. On üç yaşına kadar Türkiye’nin bir köyünde, kırık bir bavul gibi babaannesi ve dedesinin yanında bırakılmış bir kız. Almanya’da biz, yıllarca anne babasından ayrı büyüyen bu çocuklara “Kofferkinder” deriz. Bavul çocukları. Çoğunun içinde yıllar geçse bile aynı burukluk ve öfke vardır: Geride bırakılmış olmanın, kardeşleriyle eşit şanslara sahip olmamanın, anne babayla aynı bağı kuramamanın acısı. Sevda okula gönderilmemenin, onun yerine tanımadığı biriyle evlendirilmesinin yükünü taşıyor. Tüm bunlara rağmen kendi ayaklarının üzerinde durmaya başarmış birisi.
O yıllar, Almanya’da Solingen ve Mölln gibi şehirlerde evlerin yandığı yıllardır. İçinde göçmenlerin, çoğunlukla Türklerin yaşadığı evler. Sevda’nın evi de bir gece vardiyasından döndüğünde yanar. Ve o günden sonra, bir daha olabileceği korkusuyla yaşar. Bu korku, bir kuşağı bir dönem geceleri uykusuz bıraktı. Benim büyükannem de o yıllarda geceleri ışıkları söndürmez, pencerelere “burada Türkler oturuyor” diyen dantelli perdeler asmazdı. Bunlar geçti artık yazmak isterdim ama geçmedi. Çoktandır bu ülkenin yabancısı olmadığımıza rağmen sırf başkalarının gözünde yabancı olarak görüldüğümüz için saldırılara uğrayabiliyoruz. 2020’de Hanau’da bir Alman tarafından vurularak aramızdan dokuz kişiyi kaybettik.

İkinci çocuk Hakan’ın tek isteği babası gibi olmamak. Hayatı boyunca bir fabrikada çalışmak ve aşağılanmak istemiyor. Alman sevgilisinin babasının ırkcı sözlerini duymamazlıktan geliyor. Polise kendini bir çevirmede “yarı Türk, yarı İtalyan” diye tanıtıyor; çünkü bazı durumlarda yarı olmak, tam Türk olmaktan daha az tehlikelidir. Babasının ölümünden sonra aile büyüğü rolünden kaçmaya çalışır.
En küçükleri Ümit, on beş yaşında. Ailenin tek Almanya doğumlusu. Ablaları ve ağabeyi kadar engellerle karşılaşmamıştır belki ama onun başka bir yalnızlığı var: Cinsel kimliğiyle kimseye açılamıyor; kendine bile. Cenazede annesini hayatında ilk defa Kürtçe konuşurken duyduğunda, Hüseyin ve Emine’nin ne pahasina olursa olsun sakladığı Kürt köklerinden haberdar olur.
Peri ise ailenin üniversiteye giden ilk ve tek çocuğudur. Ama üniversite, aslında onun için biraz da evden ve oradaki toksik dinamiklerden kaçmak için bir bahane. Ailede en politik, en sorgulayıcı olan odur. Türk, Kürt ve Alman benlikleri arasında kendine bir yer arar. Depresyonda olan ve Almanya’da yaşadığından beri evi ve market arasındaki yoldan başka bir şey bilmeyen annesine, Judith Butler’ın toplumsal cinsiyet teorisini anlatmaya çalışır: Anne, biliyor musun, sen kadın olarak yaratılmadın, kadın yapıldın. Kadınların olması gerektiği gibi olmak zorunda değilsin, özgürsün. Emine ise, kızının söylediklerini hiç anlamaz: Ben özgür değilim Perihan.
Roman, herkesin kendi savaşlarını sessizce verdiğini ve o savaşlarda çoğu zaman yapayalnız kaldığını gösteriyor. Belki de cinler tam olarak da budur: İstesek de istemesek de her zaman bir evin odalarında hazır bekleyen konuşulmayan gerçeklerdir.
Günümüzde Fatma Aydemir, Almanya’da post-migrant, yani göç sonrası edebiyatın en önemli yazarlarından biri. Der Spiegel dergisinin son 100 yılda Almanca yazılmış en iyi 100 roman seçkisinde yer alan Cinler çeşitli ödüller kazandı, tiyatroya uyarlandı; o gün bugündür kapalı gişe oynuyor. Bu gerçekten çok büyük bir şey çünkü biz göçmenler ve onların çocukları, seslerimizi duyurmak için uzun süre mücadele ettik. Ve hâlâ ediyoruz.
İddia ediyorum, bu romanı okuyan herkes – ailesinin bir göç hikâyesi olsun olmasın – kendinden bir parça bulacaktır. Belki Hüseyin’de dedesini, Emine’de anneannesini, Sevda’da kuzenini. Sevdiğiniz birini sayfalarda yakaladığınız an, kitap ağırlaşır. Ben de okuduklarımı sindirmek için kitabı defalarca elimden bırakmak zorunda kalmıştım.
Bütün bunları anlatmamın asıl sebebi şu: Bu hikâyeler Türkiye’yi de ilgilendiriyor. Aydemir gibi yazarların eserleri yalnızca “gurbet edebiyatı” değil; Türkiye’nin de hikâyesi.
Uzun zamandır şunu düşünüyorum: Neden bu tür anlatılar Türkiye’de bu kadar az çevriliyor? Bir yandan da şaşırmıyorum. Almanya’da doğup büyümüş, üçüncü kuşaktan biri olarak, ailemin ve milyonlarca insanın göç hikâyesinin Türkiye’de gerçekten merak edildiğini, görüldüğünü ve anlaşıldığını pek hissedemiyorum maalesef. Sizin gözlerinizde biz hep biraz tek boyutlu kaldık. Hep “Almancı” olduk.
Halbuki bu ülkede Almanya’da yaşayan bir dayısı, amcası, halası, kuzeni, uzaktan bir akrabası olmayan var mı acaba? Onların hikâyelerini gerçekten biliyor musunuz? Mercedes’e veya BMW’ye bindiklerinin, Euro’ları ağaçtan topladıklarını sandığınızın dışında diyorum?
Bu yüzden Cinler’in Türkiye’de yayımlanması büyük bir potansiyel taşıyor. “Gurbetçi” ya da “Almancı” kelimelerinin arkasında kaybolan insanlara dair önyargıları kırabilir. Aramızda köprüler kurabilir. Bu potansiyeli gören İletişim Yayınlarını tebrik etmek gerekir aslında.
Fakat şunu da kabul ediyorum: Bizi her zaman anlamak çok da kolay olmayabilir.
On yıllardır hatta hayatları boyunca Almanya’da yaşayan insanların kendilerini Türkiye’ye neden bu kadar bağlı hissettiğini, bazılarının neden bu kadar milliyetçi olduğunu anlamak güç olabilir belki. Türkiye’ye geldiklerinde sürekli “Kendini daha çok Alman mı yoksa Türk mü hissediyorsun?” sorusundan neden yorulduklarını. Aksanlı Türkçeleriyle alay edildiği için Türkiye’de oldukları zaman sessizleştiklerini. Ama şöyle bir gerçek var: Biz hepimiz aynı değiliz. Ve hayır, hepimiz malum partiye oy vermiyoruz.
2025’te TikTok’ta başlayan “Almancı kız – TC kız” çatışmasını hatırlıyor musunuz? “Birinin makyajından Almancı olduğunu anlarım” cümlesiyle başlayan videolar, bildiğimiz Türkçe diksiyona yönelik alaycı ifadelerle birlikte tüm sosyal medyaya yayılmıştı. Bazı “Almancı Kızlar” da bunun altında kalmamak için “TC Kızların” aynı imkanlara sahip olmadıkları için onları kıskandıklarını söyleyerek geri vurmuştu. İlk bakışta anlamsız görünen bu tartışma, her iki tarafta da büyük anlaşılmazlık hislerin olduğunu gösterdi aslında. Oysa bizi birbirimizden sandığımız kadar çok şey ayırmıyor. Farklı ülkelerde büyümüş ve farklı şekilde sosyalleşmiş olabiliriz ama verdiğimiz mücadeleler buna rağmen birbirine benziyor.
Türkiye’de de kimliği ve cinsiyeti yüzünden zorluk yaşayan, ailevi, politik, ekonomik ve sosyal yapılar altında ezilen onca insan var. Yüksek sesle kavga edilmeyen, söylenmeyen cümlelerin havada ağır ağır asılı kaldığı evleri siz de tanıyorsunuzdur; kimi insanlarda mide ağrısı yaratan sessizliğin bir silah olduğu evleri.
Aydemir’in anlattığı hikâye, hayatın istediğimiz zaman ileri geri sarabileceğimiz bir kaset olmadığını da hatırlatıyor bize aslında. Eminim, siz de Peri’de, Hakan’da, Sevda’da, Ümit’te, Hüseyin’de ya da Emine’de kendinizden bir şey bulacaksınızdır.
Kim bilir, belki o zaman birbirimize sandığımızdan daha yakın olduğumuzu fark ederiz.