16 yaşındaydım Kadıköy Sahaflar Çarşısı’ndan Masumiyet Müzesi’nin çok yıpranmış, eski ama defalarca okunmuş o kopyasını 50 TL’ye satın aldığım zaman. Hatırlıyorum, kapağında bir isim dahi yazıyordu. “Gülizar J, 2009” Gülizar Hanım ben doğduktan henüz 5 sene sonra bu muazzam kitabı almış, defalarca okumuş, üstelik benim için yıpranmış sayfaların kenarlarına not alma nezaketini bile göstermişti. “Kemal ne de çok sevmiş Füsun’u,” “Kaç kurtar kendini kızım,” “Kendini bilmezliğin de bu kadarı!”
Kitabı okumam üç gün ya sürdü ya da sürmedi. Bu süre zarfı içerisinde okuldan sonraları odama kapanır, akşama kadar hiç çıkmadan Kemal’in Füsun’a olan saplantılı aşk hikâyesini okur, bundan garip bir şekilde çok keyif alırdım. Ondan sonra hiçbir kitap, üzerimde böyle kuvvetli bir tesir bırakmadı. Ben de bu hissiyatı başka kitaplarda aramadım.
Kitabı bitirdikten sonraki gün Gülizar Hanım’ın kopyasını alıp (neyse ki kendisi bedava biletini kullanmamıştı), o günlük okulu da asıp müzeye gittim. O dönem edebiyat derslerinde bir kuram olarak gördüğüm “üstkurmaca” olayını bir de yerinde deneyimleyecektim. Çok heyecanlıydım. Gidenler bilir, müzenin sanırım ikinci ya da üçüncü katında oturaklara zincirli bir şekilde Masumiyet Müzesi’nin ciltli kopyaları vardır. Gelenler bu ciltlerin genellikle ilk sayfalarına notlar bırakır. “Umarım bir gün herkes buraya Füsun’unu bulmuş bir şekilde gelir” yazmıştı birisi. Bu cümleyi okuduğumda çok şaşırdığımı hatırlıyorum. Bu bir aşk hikâyesiydi de benim gözümden mi kaçmıştı? Bu ilişkide idealize ettiğimiz unsur tam olarak neydi?
Ocak ayında Neco’nun “Seni Bana Katsam”ıyla bu özel kitabın bir diziye dönüşeceğini duyduğumda içimi bir keder kapladı. Büyük bir medya şirketi, pek tabii bu anlatıyı da mahvedecek, en iyi ihtimalle vasat bir yapımla dillere pelesenk edecekti. Belki de bu anlatıyı bu kadar kuvvetli yapan, Pamuk’un katman katman işlediği saplantıyı tekdüzeleştireceklerdi ve bize ucuz bir aşk hikâyesini layık göreceklerdi. Yapmadıkları şey miydi?
Neyse ki yanılmışım. Masumiyet Müzesi hayatımda izlediğim (pek tabii Talihsiz Serüvenler Dizisi’nden sonra) en iyi kitap adaptasyonuydu. Kitabı okuyan, 16 yaşına henüz basmış Ali kafasında ne canlandırdıysa, bugün 21 yaşındaki Ali aynılarını ekranda izledi. Bu yüzden dizide emeği geçen herkese, bu kadar önemli bir anlatıyı mahvetmedikleri için borçlu olduğumuz teşekkürün haddi hesabı yok.
Orhan Pamuk hayatını anlattığı İstanbul: Hatıralar ve Şehir’de çocukken sınıf arkadaşlarını bazen hayvanlara benzettiğini, bunun, onları kategorize etmek noktasında zihnine yardımcı olduğunu yazmıştı. Sınıf, aidiyet, kimlik gibi meseleleri henüz çocukken bile gözleyebilmiş, bunları da bir metafora dökebilmiş bir kalemden Masumiyet Müzesi gibi gerçek bir anlatının çıkmış olması şaşılacak bir durum değil elbette.
Peki ama biz bu müzeyi neden bu kadar çok sevdik?
Bu soruyu sormadan edemiyorum. Neyi sevdik aslında. Cam vitrinlerin içindeki sigara izmaritlerini mi? Duvarlara çivilenmiş tokaları mı? Bir dönemin İstanbul’una ait eşyaların üstümüze çöken o egzotik büyüsünü mü? Yoksa bir adamın, bir kadını hayatından söküp alıp onun yerine eşyalarını koymasını mı?
Masumiyet Müzesi kelimenin hiçbir anlamıyla romantik değil, olamaz da. Sevginin bir hak iddiasına dönüştüğü bir ilişkilenme biçimi idealize edilebilecek bir standarta dönüşemez çünkü. Fakat anlatı boyunca, bilhassa da Kemal’in günlerini geçirdiği sosyal çevre içerisinde, bu hak iddiası son derece normal karşılanıyor ve dahi beklenen bir davranışa dönüşüyor. Merkezinde mülkiyet olan bu Kemal-Füsun ilişkisinde, Kemal duygularını bir ahlaki imtiyaz olarak nitelemeyi tercih ediyor. Zira bu refleks, modern burjuva öznesinin belki de en kadim, en tâbi refleksi. Bir şey (bu durumda bir kişi: Füsun) üzerinde hak iddia edebilmek için evvela onu adlandırmak, akabinde onu hikâyeleştirmek ve nihayetinde bu anlatının sahibine dönüşmek, yabancısı olduğumuz bir durum değil.
Kitap içerisinde Kemal’in gözünden okuduğumuz bu hikâyeyi ekranda görmek bu yüzden yepyeni de bir bakış açısı sağlıyor okura. Kemal’in Füsun’u bir insan olarak değil de bir hikâye olarak kurguladığını ve bunun Füsun’u nasıl mahvettiğini kendi gözlerimizle görebiliyor, iliklerimize işleyen kederini gözlerinden okuyabiliyoruz. Zira Kemal, Füsun’un iç dünyasını merak etmiyor, hayal etmiyor, sormuyor, bakmıyor ve görmüyor. Onun etrafındaki “şeyleri” toplamak ve sonra bu “şeyler” üzerinden Füsun’u baştan kurgulamak, onu anladığı yanılgısı içerisinde yaşamak onun nezdinde yeterli kalıyor.

Liberal özne, kendini özgür olduğuna inandırmıştır. Arzuları kutsaldır. Mevzubahis seçimleri ise onları tartışmak kimin haddine düşmüştür? Arzuluyorsa, hakkı vardır. Bir şeyleri seçiyorsa, bir yerlerde bir güç ona çoktan borçlanmıştır zaten. Kemal de bu liberal öznenin muhteşem bir emsalidir zira Füsun’u kaybetmek, onun tarafından reddedilmek en basit tabiriyle ancak “haksızlık” olabilir. Kemal’in içinde bulunduğu sosyo kültürel sınıf da bu duyguları meşrulaştırır çünkü burjuva erkekliği ayrıcalık üzerine ayrıcalığın bir timsalini oluşturur. “Ben hissettiysem vardır benim bir bildiğim,” “Ben seçtiysem seçilen şeyin de bana uyum sağlaması lazım gelir,” “Ben seviyorsam sevdiğim şey zaten biraz da benimdir.”
Kemal’in Sibel’le tesis ettiği ilişki bu açıdan önem arz ediyor. Cemiyet hayatının mihenk taşları olan “evlilik,” “nişan,” “itibar,” “bekaret” ve daha nice kuruma sadakat göstermek, Kemal’in ve o sınıfa mensup kimselerin statülerinin getirdiği ve toplum karşısında oynamaları gereken rollerin asgari gerekliliği. Bu tiyatroda ise başrol her daim istediğini alacağı varsayılan bir adam. Kemal’in bu varsayımı içselleştirmesi ve bu cemiyet hayatından kaçarak Füsun’un kollarına atılırken dahi beraberinde bu varsayımı ve cüretkarlığı götürmesi, hikâyeyi daha ilk cümlesinden bir çıkmaza sürüklüyor.
Hikâyeye bir de Füsun’un gözünden baktığımızda Pamuk’un aslında aynı romanın içerisinde bambaşka dünyalara yer verdiğini görebileceğiz. Onun için Kemal’le yaşadıkları bir aşk hikâyesi değil, daha çok bir geçim ve dahi geçiş hikâyesi. Güzel olmak, görünür olmak, seçilmek, bir yerden bir yere sıçrayabilmek. Bu sadece münferit bir hırslı kadın hikayesi değil elbette. Bu bir sınıf dili. Türkiye’nin ve dünyanın modernleşme anlatısının birinci ilkesi. “Okursan kurtulursun.” “Görünür olursan yükselirsin.” “Kendini pazarlarsan senin için açılmayan kapı kalmaz.” Füsun’un güzellik yarışmasına katılması ve başarısız olması, üniversite sınavına çalışması ve başarısız olması, film yıldızı olmak için çabalaması ve yine, yeniden başarısız olması, aynı vaat etrafında dönüyor. Bir kapı var. Kapı biraz aralanıyor. Sonra çat. Kapı tekrar yüzüne kapanıyor. Peki Füsun kapının anahtarlarına sahip değilken, böylesine acımasız bir sistemin dişlilerine takılmadan yükselebilir mi? Burjuva erkeğinin kurduğu üretim ilişkilerinden sıyrılabilir mi? Görünürlüğün aslında özgürlükten çok bir tür denetleme mekanizması olduğu bu hileli sistemde hayatta kalabilir mi? Bu soruların cevabı, hepimizin malumu.
Bu burjuva erkekliğinin timsali olan Kemal’in sevdiği ve belki de “aşık olduğu” şey Füsun’un arzusundan çok onun üzerinde kurduğu tahakküm; onu kendi kavramlarıyla yeniden tanımlamanın verdiği o cüretkar haz. Kemal’in müzesi de gerçek hayatta Füsun’un üzerinde tam manasıyla kuramadığı hâkimiyeti, eşyalar üzerinden telafi etmeye çalışmasının dolaysız bir sonucu. Zira eşyalar itiraz etmiyor ve sahibinden azade bir hayat kuramıyor. Bu yüzden Kemal, Füsun’un hayatını bir vitrinden anlatıyor. Burada liberal öznenin bir başka yüzünü daha görüyoruz. Liberal özne sadece “seçen” değil, aynı amanda “anlatandır.” Anlatının kontrolüne sahip olmak esasen meselenin ta kendisidir. Bir şeyin hikâyesini kim anlatıyorsa, çoğu zaman onun kaderine de o karar verir.
Masumiyet Müzesi’ni bu kadar gerçek yapan şey de tam olarak bu. Kemal’i, basitçe kötü karakter etiketi yapıştırmak suretiyle hayatımızdan ötekileştirmek ziyadesiyle çetin bir görev. Kemal bir istisna ya da kötü niyetli bir canavar değil. Arzunun ona yaptırdığı her şeyin ahlaki açıdan da sorunsuz olduğunu zanneden, reddedilmeyi varoluşuna karşı bir saldırı addeden, “istediğimi alamadım, demek ki dünya adaletsiz!” diye ağlayıp zırlayan erkek tipi toplumsal düzlemde uzunca bir vakittir meşrulaştırılıyor. Kıskançlık sevgi diye satılıyor. Saplantı romantizm diye paketleniyor. Hatta bazen bu saplantı, “büyük aşk” etiketiyle yüceltiliyor.
Bu müzeyi belki de bu yüzden çok sevdik. Sevdiğimiz bu şey tuhaflıklarla bezeli. Müzede gezdiğimiz esnada sadece eşyaları değil, kendi kültürümüzün aşk dilini de görüyoruz. Aşkın, bir insanın sınırına saygı duymak değil de o sınırı aşabilmek olduğunu var gücüyle bağıran o seslere kulak verebiliyoruz. Ne yaparsak yapalım sevmenin birini hakikaten görmeyi gerektiren meşakkatli bir uğraş olduğuna inanamıyor, birini kendimize göre yeniden kurgulama hakkına sahip olduğumuz fikrini de içimizden söküp atamıyoruz.