“Hobileriniz nelerdir?” Bugün demodeleşmiş bir soru. Öte yandan çocukları yorucu okul müfredatından, yetişkinleriyse geçimini sağlayan meslekten bir süreliğine uzaklaştıran, zevk veren, zihin dinlendiren, yeni beceriler kazandıran bu yaratıcı eylemlerin devamlılık hâlinde esenliğimize pek çok açıdan olumlu katkıları var. Sevdiğimiz bir şeyle; belki bir spor, belki bir enstrüman ya da kâğıt, çamur gibi malzemelerle uğraşırken bedenimizle bağımız güçleniyor, etrafımızda olanları hissedişimiz derinleşiyor; acelecilik, mükemmeliyetçilik gibi marazlara olan bakışımız yumuşuyor. Biyçe Bahçe hobilerini hayatının merkezine, temel işine dönüştürmüş biri. Lisansta aldığı tasarım bilgisini el yordamıyla geliştirdiği dollhouse’unun yapım sürecini Instagram üzerinden aşama aşama paylaşıyor bir süredir. “Hobi kadın” Biyçe’yle dijitalin iktidarında ellerimizle ilişkimizin geldiği hâlden kadınların dayanıştığı bir komüniteye sahip olmanın verdiği güvenlik duygusuna uzanan bir sohbete koyulduk.
“Herkesin bir sürü derdi var ama onları yedi gün 24 saat düşünemeyiz; onlara ayıracağımız belirli bir zaman olmalı.”

Seni biraz tanıyabilir miyiz? Biyçe kimdir? Hobilerle teması ne zamana denk gelir? Çocukluğun nasıl geçti, bugünkü yaşamını kuran ne gibi bağlantılar yakalıyorsun oradan?
Eskişehir’de büyüdüm. Ankara’da, Bilkent’te İletişim ve Tasarım okudum. Bölümümde en sevdiğim dersler proje tasarladıklarımızdı. Hep yeni şeyler denemeye yönelen biriyim; küçükken de öyleydim. Büyüyünce tekrar başladığım bütün hobilere aslında çocukken de heves etmiştim. O zaman da kanaviçe işliyordum, boncuk işleri yapıyordum. Annem örgü örer, babam da bulduğu taşlardan, boncuklardan bir şeyler yapardı. Babaannem ve anneannem, ikisi de çok güzel dikiş dikerdi. Ben onlardan öğrenmedim ama muhtemelen el yatkınlığı oradan geliyordur.
Bence neye yatkın olduğumuzu biliyoruz aslında ama dünya bizi başka bir yere çekiyor; “kurumsal bir iş yapmamız lazım, akademik bir başarımız olması lazım” gibi… Sürükleniyoruz büyüme sürecinde. Ben 30 yaşımdan sonra, yaparken mutlu olduğum şeyi nasıl kariyerime dönüştürebilirim’i denemeye başladım. Bundan mutluyum. Öğrenme sürecini çok seviyorum.
Dollhouse fikri nereden çıktı?
Kitaplığımda kenarlara sıkıştırılmış kitaplar vardı, çok rahatsız ediyordu o görüntü beni. Dollhouse’ta kullandığım kitaplığı Kadıköy’deki bit pazarından 50 lira diye aldım orayı biraz ferahlatmak için. Ama kitaplık hiçbir yere yakışmadı evde. Neredeyse bir ay farklı duvarlardaki duruşuna baktım ama içime sinmedi. Bir gün internette bir dollhouse’a rastladım. O esnada da telefon önümde, kitaplık da aynı açıda arkada, ikisini birlikte görüyordum. Bir anda eşlendiler; “Ben dollhouse yapacağım” dedim. Önce arkadaşlarıma söyledim; bir iki gün sonra da başladım.
Her şey dijitalleşmişken sen ellerinle devamlı temas hâlindesin. Tabii yaptıklarını kaydederken yine dijital araçlara başvuruyorsun ama yine de bu çağın sıradan insanından farklı bir yaşantın var. Geçmişte röportaj yaptığım bir sanatçı bilgisayarda çalıştığında bir kopukluk hissettiğini, fiziksel malzemelere dokunarak iş yaptığında ise kendine ve dünyaya daha sıkı bağlandığını, yaratıcılığının arttığını söylemişti. Seni el işi yapmaya çeken dürtünün kaynağını merak ediyorum.
Bir podcast’te psikoloji alanında çalışan birini dinlemiştim; en mutlu insanların, zihinlerini akış moduna sokabilenler olduğunu söylemişti. Bende bunu sağlayan şey el işleri oluyor. Anksiyete bozukluğu yaşayan biriyim. Beni dünyanın geri kalanından koparması bakımından da iyi geliyor el işleri. Bazen “Ne kadar sabırlısın” gibi mesajlar alıyorum. Aslında bir şeye sabretmiyorum çünkü o 10 saatin nasıl geçtiğini fark etmiyorum.
Minyatür ev işiyle uğraşmanın yarattığı akış hâlinin biraz da renklerle ilgili olduğunu düşünüyorum. Boncuklarla uğraşırken de geçiyorum oraya. Hangi renkleri, hangi şekilleri birbiriyle kombinleyeceğim, nasıl bir tasarım yapacağım ki güzel bir sonuç ortaya çıkacak… Sonra elimdeki işi bitiriyorum, oturuyorum, “Tamam” diyorum, “Hayatta ben nelerle mücadele ediyordum?” Herkesin bir sürü derdi var ama onları yedi gün 24 saat düşünemeyiz; onlara ayıracağımız belirli bir zaman olmalı.

“Öz şefkati öğrendikçe bir şeyleri bozmak, sökmek, baştan başlamak, bir daha başlamak, bir daha başlamak korkutucu gelmemeye başlıyor.”
Çok detaylı ve sonuca ulaşması uzun süren işler yapıyorsun. Bugün pek çok insanın üşeneceği, bir yandan da yavaşlığına özeneceği bir pratiğin var. Zaman algın nasıl, yıllar içinde dönüştü mü?
Geçmişte çok aceleciydim; öylesine dolaşmaya çıktığımda bile keyifle yürüyemezdim. Yemeğimi bile hızlı hızlı yerdim. Kendime sürekli “Biyçe bir yere yetişmiyorsun” diye hatırlatırdım. Bu huyumu bir süredir değiştirmeye çalışıyordum. Bu seriye başlayınca insanlar beklediğimden çok daha fazla ilgilendi. Hızlı hızlı bölümleri yapmamı istediler. Başta deli gibi çalışıyordum, kamerayı kapatıp hemen edite oturuyordum. Zihnimi tamamen kaplamıştı. Sonra bunu kendime yapmamaya karar verdim. Dedim ki “Bu benim keyif aldığım, insanların da benimle birlikte keyif aldığı bir şey olacak.” Böylece kendimi yavaşlattım.
Ben rastgele bir duvar kâğıdı almak yerine gerçek duvar kâğıdı sitelerini tarıyorum; oradan küçük bir parçayı alıp çoğaltarak kullanıyorum dollhouse’ta. Mobilya yapacaksam gerçek mobilyaları inceliyorum. Bunları düşünmeye, incelemeye, bunların içinde biraz kaybolmaya ve hemen tüketmemeye özen gösteriyorum. Bana da takipçilerime de keyif veren bir serüvendeyiz; onlar da ne düşüneceğimi, ne yapacağımı merak ediyor. Dolayısıyla zamana ve bir şeylerden ilhamlanmaya ihtiyacım oluyor.

Peynir kabından parmağındaki yüzüğe, şişe kapaklarından maliyeti yüksek maket malzemelerine kadar çok çeşitli materyallerle çalışıyorsun. Malzemelerini nasıl seçiyorsun, nerelerden temin ediyorsun; işin bu yönü de ayrı bir zevk mi yoksa külfet mi senin için?
Bir ara her sabah uyanıp çarşıya gidiyordum. Kırtasiyeye, kumaşçıya, tuhafiyeciye, masrafçıya… Gezerken kafam iyi çalışıyor neyi hangi malzemeden yapabileceğimle ilgili. Bazı şeylerin de oluru belli. Balsa, mukavva sık kullanılan en temel malzemeler mesela. Ama bir ara o kadar takılmıştım ki bir şeylerden bir şeyler yapmaya… Mutfak çekimini bitirdiğim gün baktım, iyi oldu; dedim ki “Aaa bir de sarı bez yapayım”. Bir saatim falan var, güneş gidecek, bölümü yetiştirmem lazım. Evde deli gibi sarı bir kıyafet aradım keseyim de sarı bez yapayım diye. Hiç sarı kıyafetim de yok. Sonra aklıma geldi: “Biyçe, bu kadar komplike düşünmek zorunda değilsin. Sarı bezi kesebilirsin” dedim.
Arkadaşlarım da açtıkları paketlerin içinden garip şeyler çıkınca topluyorlar onları “Sen bunlardan bir şey yaparsın” diye. Evde gördüğüm şeylerin formları birbirini çağrıştırıyor bazen. Peynir kutusu evyeye benziyor, çıt çıtlar ocak düğmesine benziyor. İnternetten baktığım da oluyor; bir başkası çok güzel bir şekilde yaratmış oluyor benim düşünemediğim bir şeyi. Onları görmek de hoşuma gidiyor. Bazen benim aklıma geliyor, bazen başka akılların fikirlerini dönüştürüyorum. Sonuçta kendi zihnimden, stilimden bir şeyler katmaya gayret ediyorum. Her şeyi kendi elimin hissiyle birleştirmeye çalışıyorum.
Bazen işler istediğin gibi gitmiyor ya da yeni bir fikir o ana kadar yaptığın şeyden daha heyecanlı geliyor. O zaman onca uğraştığın bir şeyi sökebiliyor, çöpe atabiliyorsun. Hata yapma, hatayı telafi etme, onarma, esneklik… Dollhouse, dikişlerin ve kendi evinde yaptığın değişiklikler üzerinden bu kavramlara bakmak sana neler düşündürüyor?
Son üç dört yıldır kendimdeki değişimleri çok net görüyorum. Kendim söz konusu olduğunda hata yapmaya karşı merhametli biri değildim. Artık bir şey yapıp istediğim gibi olmayınca “Tamam yanlış yaptın, bir daha yapabilirsin, bir daha yanlış yapabilirsin” diyorum. İçeriği yapıyorum, paylaşıyorum; bir ay sonra dönüp izlediğimde orada hata yaptığım için kendime kızmamış olmak bana iyi geliyor.
Bir başkası yanlış bir şey yaptığında “Ya tamam, olur, baştan yaparsın” diyebiliyoruz ama insan kendine çok kolay söyleyemiyor bunu. Öz şefkati öğrendikçe bir şeyleri bozmak, sökmek, baştan başlamak, bir daha başlamak, bir daha başlamak korkutucu gelmemeye başlıyor. Mesela duvarımın istediğim o yeşil tonunda olmasını önemsiyorum. İstemediğim bir yeşille artık olan oldu diye idare etmek istemiyorum. Hayalimde bir yeşil var ve her gün ona bakmak istiyorum. Bunun için iki gün daha fazla uğraşırım.
“Anne olan arkadaşlarım var; ‘En son ne zaman kahve içtiğimi hatırlamıyorum’ gibi şeyler söylüyorlar. O yüzden evde sürekli babayı çalıştırıyorum.”
Dollhouse’un içindeki senaryo, karakterler, onların ihtiyaçları ve kişisel alanları zamanla oluştu. Sarı beziyle, boya tüpleriyle bir dekordansa yaşayan bir ev oldu. Oyun oynamakla, hikâye kurmakla ilişkin nasıl gelişti bu süreçte?
Benim evim çok beyaz; bu minyatür evi alternatif bir renkli ev düşüncesiyle yaptım. İçeride bir hayat olsun istedim, öbür türlü showroom’a benzeyecekti. Artık ev halkını da kendim yapmak istiyorum. Bir de Anneler Günü’ne özel videomda yaptığım gibi bazı doğrularımı, düşüncelerimi aktarabileceğim bir ortam yaratmak istiyorum. Bu ev biraz beynimin içi gibi oldu; her karakterde benden, hayatımdan bir şey var. Daha toplumsal temalar da bunun bir parçası.
Takipçilerimle devamlı iletişim hâlindeyim; Anneler Günü bölümünü yaptığımda bir sürü anne güzel mesajlar attı; bu çok iyi hissettirdi. Anne olan arkadaşlarım da var; “En son ne zaman kahve içtiğimi hatırlamıyorum” gibi şeyler söylüyorlar. O yüzden evde sürekli babayı çalıştırıyorum. Baba da çocuklarla ilgilenebilir, baba da ev işi yapabilir. Olması gereken bu.
Çocuk odasını da epey bekledim güzel bir şey yakalayayım diye. Bir kız bir erkek çocuk var, toplumsal cinsiyet rolleri olsun istemedim odada. Daha kapsayıcı bir yerden uzay teması geldi aklıma, onu kullandım. Ben de küçükken Atlas okurdum, bir kız çocuk da uzaya, bilime meraklı olabilir. Bunları eklemek hoşuma gidiyor.

Yaratıcı üretimlerini paylaşmak isteyen içerik üreticilerine neler söylemek istersin?
Çok hızlı içerik üretilmesi gerekiyor gibi bir algı var. Keşfete düşmek, algoritma… Bunlar bu işi yapıyorsan mecburen uğraşman gereken şeyler. Instagram sana düzenli bir şekilde, sık sık içerik üret diyor. Bu bence insanların yaratıcılığını köreltiyor. Bazen kendimde de fark ediyorum: Bir şey yapmak istiyorum, başka bir fikrim daha var, o fikir daha çok etkileşim alacak. Ona çekilebiliyorum, bundan kaçınmaya çalışıyorum. Dolu dolu, içime sinen içerikler sunmaya özen gösteriyorum.
Bir yandan da gittikçe çöplüğe dönüşüyor, insanlar bu yüzden yavaş yavaş bıkıyor Instagram’dan. Bence yapmak istedikleri bir içerik varsa, bir fikirleri varsa kimseyi dinlemesinler. Çünkü her fikir uygulama şekline göre çalışabilir. İnsanlar senin zihnindekini göremediği için düşünceni ilk duyduklarında negatif yaklaşabiliyor. Çalışacağına inandıkları bir fikir varsa ve tabii maddi kaygıları yoksa acımasızca üretme baskısını kendilerine yük etmeden, acele etmeden zaman ayırıp denesinler derim.
Biyçe için sırada ne var? Neler yapmak istiyorsun yakın gelecekte?
İçerik üretmeye devam etmek istiyorum. Bir sürü genç kız yazıyor, bu hesapta “Biyçe Abla” oldum ben. Takipçilerimin yüzde 97’si kadın. Mutluyum bundan. Kadınlara ilham vermek çok iyi hissettiriyor. El işi komünitesi harika. Ben daha önce yemek yapıyordum, o alan böyle değildi. Şimdi bir şeyde zorlandığımı söylüyorum, yüzlerce mesaj geliyor. Video çekip anlatanlar oluyor. Ekrana kalemle çizerek nasıl nakış yapacağımı gösterenler oluyor. Ne sorarsam sorayım dayanışma gösteriyorlar. Bazen yoruluyorum ama birkaç motive edici mesaj geliyor, ben ayaklanıp üretince o da başkalarını motive ediyor. Bunu korumak, büyütmek, belki önce dijitalde, sonra fizikselde kadınların birlikte üretebileceği bir alan açmak, workshoplar yapmak gibi hayallerim var.