Edward James, 1907 yılında İskoçya’nın Gullane kentindeki Greywalls’ta dünyaya geldi. Ailesinin asıl evi ise Sussex’teki West Dean Estate’ti; binlerce dönümlük bu büyük arazi, James’in hayatının ilerleyen yıllarında yalnızca yaşadığı yer değil, hayal dünyasını gerçekliğe aktaran bir mekana dönüşecekti. Babası William James, Amerika’da demiryolları ve madenlerden gelen büyük bir mal varlığına sahipti. James henüz çocukken, 1912’de babasını kaybetti ve bu büyük servetin tek varisi oldu.

Bu servetin James’in hayatındaki etkisi yalnızca lüks bir yaşam sürmesini sağlamakla sınırlı kalmadı. Onu, 20. yüzyıl sanatının en tuhaf ve yaratıcı dönemlerinden birinin, en önemli finansörlerinden biri yaptı. Eton’da okuyan James, ardından Oxford’daki Christ Church College’a girdi. Burada tarih ve modern diller okurken şiir yazmaya başladı. Yazarlık ve yayıncılık ilgisi de bu dönemde belirginleşti. Kendi yayınevi The James Press’i kurdu ve yakın arkadaşı John Betjeman’ın ilk şiir kitabı olan Mount Zion‘u yayımladı.

Aşkın sürrealist izleri

James’in hayatındaki en önemli dönemeçlerden biri 1931’de Avusturyalı dansçı ve oyuncu Tilly Losch ile evlenmesi oldu. Losch sıradan bir balerin değildi; Avrupa’nın önemli sahnelerinde dans etmiş, koreografi ve tiyatroyla da ilgilenmiş bir sanatçıydı.

Tilly Losch

James, 1933’te eşinin de yer aldığı ve ekonomik olarak zor durumda olan Les Ballets 1933 adlı avangart bale topluluğunun başlıca finansörlerinden biri oldu. George Balanchine tarafından kurulan topluluk, dansı dönemin modern sanat anlayışıyla buluşturuyordu. James böylece eşinin sanat kariyerini desteklemekle kalmadı; dans, müzik, tiyatro ve görsel sanatların aynı çevrede buluştuğu deneysel bir dünyanın da finansörlerinden biri hâline geldi. James’in tiyatro ve dans çevreleriyle daha yakından ilişki kurmasının da önünü açan bu evlilik, dışarıdan bakıldığında iki yaratıcı insanın buluşması gibi görünse de ilişkileri kısa sürede çatışmalı bir hâl aldı ve 1934’te boşanmayla sonuçlandı.

Fakat James ile Losch arasındaki ilişkinin en etkileyici hatırası bale gösterileri değil, bir halıydı. Hikâyeye göre James, Losch’un banyodan çıktıktan sonra ıslak ayaklarının zeminde bıraktığı izlerden o kadar etkilendi ki, dansçının ayak izlerinin halıya işlenmesini istedi. Ortaya çıkan Footprint Carpet, Losch’un çıplak ayak izlerini takip eden tasarım şu anda West Dean House’da sergilenmeye devam ediyor.

Monkton House – West Dean, İngiltere
Footprint Carpet

Ancak hikâyenin asıl tuhaf kısmı boşanmalarından sonra geldi. Losch ile James’in evliliği 1934’te sona erince James, onun ayak izlerini taşıyan halının yerine köpeğinin pati izlerinden oluşan yeni bir halı yaptırdı. Design Museum’un aktardığına göre James, köpek izlerinin “daha sadık bir dostu” temsil ettiğini düşünüyordu. Böyle bakıldığında halı, yalnızca sürrealist bir dekorasyon nesnesi değil, dağılan bir evliliğin ardından bırakılmış oldukça sert bir gönderme olarak da okunabilir.

Losch’la evliliği bittikten sonra James’in en büyük aşkı sanat oldu. 1930’ların ortalarında sürrealizmin en önemli sanatçılarıyla yakınlaşmaya başladı. Önce Salvador Dalí’yi destekledi; ardından René Magritte ile çalıştı. James, sanatçıların yalnızca eserlerini satın alan zengin bir koleksiyoncu değil aynı zamanda eli açık bir sanatseverdi. Onların üretmeye devam edebilmesi için doğrudan para sağlıyor, projelerini finanse ediyor ve eserlerini sergileyebilecekleri ortamlar yaratıyordu.

1936’da Londra’daki evinde Dalí’yi misafir eden James, aralarındaki dostluğu pekiştirerek birlikte mobilya tasarlamaya başladı. Bugün sürrealist tasarımın en tanınan nesneleri arasında sayılan Mae West Lips Sofa ve Lobster Telephone gibi işler bu işbirliğinin sonucu olarak ortaya çıktı.

Salvador Dalí, Lobster Telephone, Tate Modern, Londra, İngiltere.

James’in West Sussex’teki evi bu dönemde sıradan bir kır evinden çıkıp adeta üç boyutlu bir sürrealizm tablosuna dönüştü. James evinin dekorasyonunu yakın dostu Dalí, mimarları Christopher Nicholson ve Hugh Casson ve dekoratörü Norris Wakefield ile birlikte şekillendirdi.

James’in sanatçılara yaklaşımındaki fark tam da burada ortaya çıkıyordu: O, sürrealizmi duvarlara asılmış resimlerle sınırlamak istemiyordu. Bir evin içine girdiğinizde kapıdan koltuğa, telefondan halıya kadar her şeyin başka bir dünyaya aitmiş gibi görünmesini istiyordu. Monkton House’un mor tonlara boyanmış dış cephesi, sürrealist mobilyaları ve tuhaf dekorasyonları bu anlayışın sonucuydu.

James aynı zamanda René Magritte’in en önemli hamilerinden biri oldu. 1937’de Magritte’i Londra’daki evinde ağırladı ve sanatçı burada James için eserler üretti. Magritte’in James’i iki farklı tabloda resmetmesi de bu dostluğun bir ürünü oldu.

René Magritte- Not to Be Reproduced (1937)
The Pleasure Principle (Portrait of Edward James) (1937)

Londra’dan Meksika ormanlarına

1939’da II. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla James Avrupa’dan ayrılarak Meksika’ya taşındı. Meksika onun hayatında bambaşka bir dönemin başlangıcıydı. 1945’te yağmur ormanlarının kıyısındaki eski bir kahve plantasyonunu satın aldı ve burada devasa bir orkide koleksiyonu kurmaya girişti. Kayıtlara göre burada yaklaşık 29 bin orkide yetiştirdi. Fakat 1962’de şiddetli hava koşulları nedeniyle orkidelerin büyük bölümü yok oldu.

James bunun üzerine orkidelerin yerine beton, merdivenler, kuleler, kemerler ve bitkilerin iç içe geçtiği bambaşka bir dünya kurmaya başladı. Meksika’nın Xilitla bölgesinde bulunan devasa sürrealist bahçe Las Pozas bugün hâlâ ziyaretçi kabul ediyor. Yaklaşık 40 ayrı yapı ve “follie”den oluşan kompleks, klasik anlamda bir ev, bahçe ya da heykel parkı değil James’in zihninin doğrudan araziye taşınmış hâli. Bazı yapıların isimleri bile onun hayal gücünün izlerine rastlamak mümkün: “Ördekler Tapınağı Olan Ev” ve “Cennete giden merdivenler” bunlardan yalnızca birkaçıydı.

James’in sanat anlayışını belki de en iyi Las Pozas anlatıyor. Çünkü burada bir tabloyu satın almıyor, bir sanatçının eserini finanse etmiyor ya da evinin içine sürrealist bir koltuk yerleştirmiyordu. Kendi hayal dünyasını doğrudan doğanın içine inşa ediyordu. Yıllar boyunca betonarme yapılar, merdivenler, kuleler ve kemerlerden oluşan bu tuhaf şehir üzerinde çalıştı; masrafları karşılamak için sanat koleksiyonundaki bazı eserlerini sattı. West Dean College’ın eski yöneticisi Alex Barron’a göre, James’in en büyük başarısı sürrealizmi “üç boyutlu hâle getirmek”ti.

Edward James’in Sürrealist Şatosu

Las Pozas, Meksika

Hayatının son yıllarında James, sanat patronluğunun ötesine geçerek West Dean’de sanat, zanaat ve koruma eğitiminin gelişmesini sağlayacak kurumsal bir miras bırakmaya yöneldi. Bugün West Dean College olarak devam eden yapı, onun el sanatlarını ve kültürel mirası koruma fikrinin bir sonucu. 1984’te San Remo’da hayatını kaybeden James, West Dean’deki St Roche’s Arboretum’a gömüldü. Mezar taşında ise uzun bir unvan ya da sanat dünyasındaki bütün sıfatları değil, yalnızca tek bir kelime yer aldı: “Şair.”

Edward James’i yalnızca “zengin bir sanat koleksiyoncusu” olarak anlatmak bu yüzden eksik kalıyor. Şiir yazdı, yayınevi kurdu, dans topluluklarını finanse etti, Dalí ve Magritte gibi sanatçıların üretimlerine doğrudan destek verdi, kendi evini sürrealist bir yapıya dönüştürdü ve sonunda Meksika’nın yağmur ormanlarının ortasına kendi hayal dünyasından çıkmış bir şehir inşa etti. Belki de James’in asıl özelliği, başkalarının sanatını satın almaktan çok, hayal ettiği dünyanın gerçekten var olmasını sağlamasıydı.