İstanbul’da başlayan bağımsız bir tiyatro yolculuğu şimdi Avignon sahnesinde. Fact Tiyatro’nun tek kişilik oyunu Sendrom, 10-14 Temmuz tarihleri arasında 80. Avignon Tiyatro Festivali’nde. Üstelik 100. gösterisini gerçekleştirecek. Yönetmen Ali Haydar Çataltepe ve oyuncu Dilara Vural’la oyunun uluslararası yolculuğunu, bağımsız tiyatronun gücünü ve Sendrom‘un evrensel hikâyesini konuştuk. Alkışı bol olsun.
Sendrom, 100. gösterimini 80. Avignon Festivali’nde kutlayacak. Bu yolculuğun bu noktaya varacağını ilk sahneye çıktığınız gün hayal etmiş miydiniz? Şu anki hisleriniz neler?
Ali Haydar Çataltepe: Açıkçası sahneye ilk çıktığımız gün, bu yolculuğun bizi buraya kadar getireceğini hayal etmemiştim. O gün bütün derdimiz oyunun kendi sesini bulması, seyirciyle sahici bir temas kurabilmesiydi. Sendrom’un zamanla bu kadar farklı şehirde, bu kadar farklı seyirciyle karşılaşması ve şimdi 100. gösterimini Avignon gibi dünyanın en önemli tiyatro buluşmalarından birinde kutlayacak olması bizim için çok özel bir duygu.
Dilara Vural: Benim için bu sadece bir sayı değil. 100. gösteri, oyunun yaşayan bir şeye dönüşmüş olduğunun kanıtı gibi. Her temsilde biraz daha değişen, derinleşen, seyircinin bakışıyla yeniden kurulan bir yolculuktan bahsediyoruz. Bugün hissettiğim şey büyük bir heyecanla birlikte derin bir minnet. Bu oyuna emek veren herkese, bizimle yol yürüyen seyirciye ve Sendrom’un hikâyesini kendi hikâyesiyle buluşturan herkese karşı çok güçlü bir teşekkür duygusu taşıyorum. Avignon’da olmak ise bu heyecanın başka bir katmanı. Türkiye’den çıkan bir metnin kendi diliyle, kendi yarasıyla, kendi mizahı ve karanlığıyla uluslararası bir sahnede karşılık arayacak olması bizim için çok kıymetli. İlk gün bunu hayal etmemiştim belki ama bugün geldiğimiz noktada şunu hissediyorum: Sendrom, sahneye çıktığı her yerde kendi yolunu açmayı başardı.

Geriye dönüp baktığında ilk oyundaki Dilara ile 100. oyundaki Dilara arasında nasıl farklar var?
Dilara Vural: İlk oyundaki Dilara ile 100. oyundaki Dilara arasında çok büyük bir fark görüyorum. İlk temsillerde karaktere daha çok dışarıdan bakıyordum; onu anlamaya, doğru yerden kurmaya, ritmini ve kırılma noktalarını yakalamaya çalışıyordum. Bugün ise karakter artık sadece oynadığım biri değil, uzun zamandır birlikte yürüdüğüm biri gibi. Onun nefesini, suskunluğunu, öfkesini, çaresizliğini ve savruluşunu çok daha içeriden tanıyorum. Zamanla karakter benimle birlikte büyüdü, ben de onunla birlikte değiştim. Her şehirde, her seyircide, her temsilde başka bir şey açıldı. Bazen daha önce fark etmediğim bir cümlenin ağırlığını hissettim, bazen bir sessizlik bambaşka bir anlam kazandı. Bu yüzden 100. oyuna gelmiş olmak benim için ezberlenmiş bir performansı tekrar etmek değil; aksine hâlâ yaşayan, hâlâ dönüşen bir karakterle sahneye çıkmak demek. İlk Dilara belki daha çok karakteri kontrol etmeye çalışıyordu. 100. oyundaki Dilara ise ona daha fazla alan açıyor. Onun dağılmasına, susmasına, direnmesine, komikleşmesine, çirkinleşmesine, kırılmasına daha çok izin veriyor. Bu da benim oyunculuğumda çok önemli bir yer açtı. Çünkü Sendrom bana sadece bir karakteri oynamayı değil, bir insanın bütün çelişkileriyle sahnede var olmasına güvenmeyi öğretti.
Uluslararası bir alan sizi bekliyor. Endişeleriniz var mı? Neler bekliyor seyircileri?
Ali Haydar Çataltepe: Elbette bir heyecan ve doğal bir endişe var. Çünkü kendi dilimizden, kendi kültürümüzden çıkan bir hikâyeyi uluslararası bir seyirciyle buluşturacağız. Mizahın, sessizliklerin ve kırılma anlarının başka bir kültürde nasıl karşılık bulacağını merak ediyoruz. Ama Sendrom’un temel duygusunun evrensel olduğuna inanıyorum. Yalnızlık, görünür olma ihtiyacı, acı karşısında çaresizlik ve insanın kendi içinde savrulması herkesin tanıyabileceği duygular. Seyircileri sade ama yoğun; kara mizahın, kırılganlığın ve çöküşün iç içe geçtiği bir karşılaşma bekliyor.
Henüz izlemeyenler için oyundan bahseder misiniz?
Dilara Vural: Sendrom, bir kadının görünür olma arzusu, yalnızlığı ve iç dünyasında giderek büyüyen çatışmaları üzerinden ilerleyen tek kişilik bir oyun. Kara mizahla kırılganlığı yan yana taşıyan, bir çöküş hikâyesini hem sert hem de insani bir yerden anlatıyor. Seyirciyi büyük olaylardan çok, bir insanın içindeki sessiz patlamalara yaklaştıran yoğun bir karşılaşma bekliyor. Hâlâ izlememiş olanları da Türkiye’de döner dönmez ilk temsilimizde bizleri yalnız bırakmamak için salonlarımıza bekliyoruz!

Festivalde eseri sahnelenen tek Türk yazar olmak bağımsız bir tiyatro yönetmeni olarak size ne hissettiriyor? Bu başarı Türkiye’deki alternatif tiyatro sahnesine nasıl bir mesaj veriyor?
Ali Haydar Çataltepe: Bu benim için çok kıymetli ve duygusal bir karşılık. Çünkü Avignon’da eserimin sahnelenmesi, sadece kişisel bir gurur değil; Türkiye’de bağımsız tiyatro yapan herkes adına da umut verici bir şey. Biz çoğu zaman çok büyük imkânlarla değil, çok büyük bir inançla üretim yapıyoruz. O yüzden Sendrom’un buraya kadar gelmesi bana, bir hikâyeye gerçekten inanıldığında onun kendi yolunu açabildiğini gösteriyor. Türkiye’de alternatif tiyatro sahnesi çok güçlü, çok cesur ve çok canlı. Bence bu yolculuk da şunu söylüyor: Dünyayla konuşmak için büyük kurumların içinde olmak zorunda değiliz. Kendi sahnemizden, kendi dilimizden, kendi derdimizden yola çıkarak da uluslararası bir alanda karşılık bulabiliriz.
Türkiye’deki yerel ve bağımsız bir hikayeyi yazarken, bunun Avignon’daki küresel ve çok kültürlü seyircide nasıl bir karşılık bulacağını düşünüyorsunuz? Yas ve modern dünya eleştirisi ne kadar evrensel?
Ali Haydar Çataltepe: Bence bir hikâye ne kadar yerel ve kişisel bir yerden çıkarsa, evrensel bir duyguya ulaşma ihtimali de o kadar güçleniyor. Sendrom’u yazarken öncelikle kendi coğrafyamızın, kendi yalnızlıklarımızın ve kendi sıkışmışlıklarımızın içinden baktım. Ama zamanla şunu gördüm: Yas, görünür olma arzusu, anlaşılmama duygusu ve modern dünyanın insana yüklediği o bitmeyen baskı, sadece bize ait meseleler değil. Avignon’daki seyircinin belki bazı kültürel detayları farklı okuyacağını biliyorum ama karakterin içindeki savruluşun, kaybın, öfkenin ve hayatta kalma çabasının çok tanıdık geleceğine inanıyorum. Çünkü modern dünya hepimizi başka biçimlerde benzer yerlerden yaralıyor. Sendrom’un da gücü biraz burada: Yerel bir hikâyeden çıkıp insanın çok ortak, çok kırılgan bir yerine temas etmeye çalışıyor.
Avignon yolculuğuna çıkmadan önce, Türkiye’deki tiyatroseverlere ve arkasından yürüdüğünüz bağımsız tiyatro hareketine ne söylemek istersiniz?
Ali Haydar Çataltepe: Avignon’a giderken Türkiye’de bizi izleyen, destekleyen, oyunun yolculuğuna eşlik eden herkese büyük bir teşekkür duygusu taşıyorum. Sendrom bugün buraya geldiyse, bu sadece bizim emeğimizle değil; salona gelen, oyuna inanan, onu başkalarına anlatan seyircinin de katkısıyla oldu.
Bağımsız tiyatro yapan herkes için de şunu söylemek isterim: Bazen çok sınırlı imkânlarla üretsek de kurduğumuz hayaller küçük olmak zorunda değil. Türkiye’de çok güçlü, cesur ve dünyayla konuşabilecek bir bağımsız tiyatro enerjisi var. Biz de Fact Tiyatro olarak bu enerjinin içinden çıkıp dünya tiyatrosuyla temas kurmaya çalışan bir ekip olarak Avignon’a gidiyoruz. Umarım bu yolculuk, buradan dünyaya açılmak isteyen herkes için küçük de olsa cesaret verici bir işaret olur.
Avignon Tiyatro Festivali’nin “Off” bölümü dünya çapında bir vitrin. Bu festival deneyiminin Fact Tiyatro’nun vizyonuna ve gelecekteki projelerine nasıl yön vermesini bekliyorsunuz?
Ali Haydar Çataltepe: Fact Tiyatro için yalnızca önemli bir festival durağı değil; uzun zamandır kurduğumuz uluslararası tiyatro diyaloğunun görünür hâle geldiği özel bir alan. Biz dünya tiyatrosunu yakından takip eden, farklı üretimlerle temas kuran ve kendi hikâyelerini uluslararası sahneyle buluşturmayı önemseyen bir tiyatroyuz. Bu deneyimin bize yeni kapılar açacağına inanıyorum. Avignon’dan sonra Fact Tiyatro’nun yolculuğunda yalnızca Sendrom değil, başka projeler ve yeni uluslararası karşılaşmalar da olacak. Şimdilik hepsini açıklayamıyoruz ama bu festivalin bizim için yeni bir dönemin başlangıcı olduğunu söyleyebilirim.