Telefon çalarken açılıp açılmayacağını bilmiyordum. Ertesi gün duruşmalar başlıyordu. Rıfat Doğan erkenden uyumuş olabilirdi. “Alo?” Sesini duyunca kendimi tanıttım. Aldığım yanıt acıydı: Sizi çok iyi tanıyorum, rahmetli eşim sizi çok severdi. “Keşke bu nedenle aramasaydım” dedim, “keşke başka bir nedenle tanışsaydık”.
Rıfat Doğan’ı tanımıyordum. Ancak Bozcaada’da, arkasında bıraktığı fotoğraf çok çarpıcıydı. Fotoğrafı adanın emektar gazetecisi Serkan İlik çekmişti. Her yıl adaya gelen Rıfat Doğan, bu yıl ilk kez yalnızdı. Çünkü kızı Lalin ve eşi Ceren ocak ayında, Kartalkaya faciasında yaşamını yitirmişti.
Rıfat Doğan, Bozcaada’daki otel odasında çarşafı düğüm yapmış, camdan aşağı sarkıtmıştı. Kartalkaya’da kurtulmak için pek çok insanın bu şekilde aşağıya inmeye çalıştığını görmüştük. Rıfat Doğan, acının yarattığı boşluğun heykelini yapıyordu sanki. Sorduğumda “Yaşanan vahşeti nasıl anlatabilirim diye düşündüm” dedi.
İlk de değil…
Bolu’da daha önce yapmış olduğu inşaatın 78 camından 78 çarşaf sarkıtmıştı. O artık unutmamak için yaşıyordu.
Ve elbette unutturmamak…

TANRI İNSANIN VİCDANIDIR
Tıpkı kolundaki dövmeler gibi.
Bakıyorum. 06.04.2002 yazıyor. Ceren Hanım ile sevgili oldukları gün bu. O günden sonra “ailem” kelimesinin karşılığı bu tarih olmuş. Üzerine derisine Lalin ve Ceren ile en sevdikleri fotoğrafı kazıtmış. “Kalbimin orta yeri” notunu düşmüş.
Zaman ileri doğru işler. Ancak o hikâyesini geriye doğru anlatıyor.
Rıfat Doğan, 10 Eylül 1976’da Adana’da doğdu. “Üst kimliğim Fenerbahçelilik ve Adanalılık” diyor. “Fahri Boluluyum” diye devam ediyor. İstanbul’da büyüdü. Annesiyle babasının boşanmasının ardından çeşitli şehirlerde dolaştı. Sonunda babasının ilgisizliğine kızıp Pizza Hut’ta çalışmaya başladı. Vardiya müdürlüğü, işletme müdürlüğü derken 2001’de Ceren Hanım’la tanıştı. Bir yıl sonra sevgili oldular.
Onunla evlenmek için üniversiteyi bırakıp askere gitti. 2 Temmuz 2005’te evlendiler. Ceren Hanım’ın şehri Bolu’ya yerleşip, Ceren Hanım’ın aile şirketinde çalışmaya başladılar.
Ceren Doğan, Bolu’da sevilen biriydi. Ailesinin oteli, çeşitli işletmeleri vardı. STK’larda çalışıyor, kız çocuklarına burs topluyordu. Hayat felsefesini WhatsApp durumuna yazmıştı: Tanrı insanın içindeki vicdandır!

BÜTÜN HAYALLERİMİZİ ÇALDILAR
08.10.08.
Lalin’in doğduğu tarih bu. Ankara’da doğum doktoru gün belirlemeye çalıştığında Rıfat Bey önerdi. “Neden” dediklerinde, “Yazımı çok güzel” dedi. Gerçekten; sıfır sekiz on sıfır sekiz… Yazımı çok güzeldi.
Lalin Bolu’da büyüdü. Kızlar babalarına çeker ya, “Adanalıyım” derdi.
Ceren Hanım Galatasaraylı, Rıfat Bey Fenerli. Kızlarının demokratik bir seçim yapmasına karar verdiler. Lalin, yine babasının tuttuğu takımı seçti.
Dersleri çok iyiydi. LGS’de Robert Kolej’e girecek puanı aldı ama… Ailesinden ayrılmak zor gelir diye Bolu Fen Lisesi’ni seçti. Hayali ODTÜ’de Endüstri Mühendisliği okumaktı. Gidip ODTÜ’yü gezdi, kafasında her şeyi hazırlamıştı.
Ben yazarken Rıfat Bey araya giriyor: Bütün hayallerimizi çaldılar bizden!
Kolunun öbür yanında pusula dövmesi görülüyor. Yön hep aynı yere bakıyor: Lalin’e.
11. sınıfın karne tatiliydi. Lalin’in karnesi de çok güzeldi. “Ne istersen” dedi Rıfat Bey. Lalin kaymayı seviyordu. Uzun süredir hastalıklar nedeniyle gidememişlerdi. Bu kez “Kaymak istiyorum” dedi. “Nasıl hayır derdim?” diyor Rıfat Bey. “Ayda yılda bir bir şey istemiş” diye devam ediyor. Rezervasyon yaptırdı.
EVDE KİMSE BEKLEMİYOR
7009, 7. kattaki oda numaraları.
Aslında Ceren Hanım sağlamcıydı. Otel 60 yıldır oradaydı. İşletmecileri şehrin en bilinen turizmcileriydi. Her şeyi uygun görünüyordu. Yangın alarmı vardı. Duman dedektörü vardı. Yangın dolabı vardı. Gelgelelim, hiçbirinin çalışmadığını bilmiyordu.
Rıfat Bey onları otele götürdü. Eşyalarını dolaplara yerleştirdi. Kayak kıyafetlerini bile giydirdi. Kahve içtiler. Ardından kayak öğretmenine teslim etti. Bu, Ceren Hanım ve Lalin’i son görüşüydü. Bilmeden son kez sarılıp öpüştüler.
20 Ocak gecesi Ceren Hanım’la havadan sudan konuştular. Lalin’le son kez yazıştılar. Lalin “İyi geceler babacığımmm” diye son mesajını attı.
Saat 03.32.
Rıfat Bey’in kolundaki dövmede saat burada durmuş. Ceren ve Lalin’in saat kaçta öldüğünü bilmiyor. Sadece tahmin ediyor.
Teşhis yapan doktorla konuşmasını aktarıyor: “Odalarında bulundular. Yan yanalardı. Uyanamadılar. Hiç Yanmadılar. Dumandan öldüler. Vücutlarında travma izi yok.”
Rıfat Doğan o günden sonrasını anlatıyor: Evde kimse beklemiyor. Benim soyumu kuruttular. 49 yaşındayım, her şeyim sıfırlandı. “Yemeğe kaçta gelirsin?” diyen yok. Beni bekleyen hiç kimse yok. “Baba beni okula bırakır mısın?” diyen yok. “Baba şunu alalım” diyen yok. Evde tek başımayım. Bomboş bir eve uyanıyorum. Bir hedefim bile yok. Hepsi yandı.
KATİL OLMAYI SEÇTİLER
Yanan hedeflerin boşalttığı yere bir amaç için gelip tek başına oturmuş. Amaç, sorumluların ceza alması. İntikam istemiyor, sadece adalet diyor. Adalet onun için yaşama motivasyonu olmuş: Ayakta tuttu bizi dava. Onlara karşı bir görev gibiydi bizim için. Bu dava herkese emsal olmalı. Yoksa bu düzen hep böyle gidecek.
“Yaşayıp mücadele etmem gerek” kararını vermiş. Psikoloğa gidip kafasını toplamış. Sonunda aklına takılan şüpheyi etrafındakilere söylemiş: Otelde 130 personel, 10 yönetim kurulu üyesi, 10 otel yöneticisi var. 78 kişi öldü ama onların burnu bile kanamadı. Oysa otel katlarına dağılmışlardı. Hayatın olağan akışına ters. Nasıl oldu bu?
Hiçbir önlem olmaması bir yana… Yangını fark edince birbirlerini uyardıkları, kendilerini kurtarıp herkesi arkalarında bıraktıkları anlaşılmış.
Ortaya çıkan görüntüyü anlatırken öfkeleniyor. Yönetim Kurulu üyesi Elif Aras ve Otel Genel Müdürü Emin Aras; Ceren Hanım ve Lalin’le aynı kattaydı. Yangını haber alınca eşyalarını topluyorlar. Odalarından çıkıp yürüyerek gidiyorlar. Ceren Hanım ve Lalin’in kaldığı odanın önünden geçiyorlar. Dönüp kapıya bile vurmuyorlar. O sırada kendi çocukları üşümesin diye durdurup montunun düğmesini ilikliyorlar: Her katta bir yönetici ya da müdür kalıyordu. Şu an 78 can ölmemiş olabilirdi. Kahraman olacaklarına katil olmayı seçtiler! Merhametsiz yürekler bunlar.
DÖVMESİNİ YAPTIRACAĞIM
Acı katılaşıp kökleşmiş gibi. Bir süre sonra dışkısında kan görüldü. Kanser olmuştu. Duruşmaların öğle aralarında hastaneye radyoterapiye gidip geri dönüyordu. Konuştuğumuz gün de kemoterapiden çıkalı çok olmamıştı. Duruşmalar için gücünü toplamaya çalışıyordu. “Beni kanser ettiler” lafını mecaz değil gerçek anlamıyla kullanıyordu.
Fotoğraflara bakmayı ona yasaklamışlardı: Bakamıyorum, ağlıyorum. Ailem yasakladı. Ağlarken gözlerimin çukuru acıyor.
Ceren Hanım ve Lalin’in hikâyesini düşünüp acı çeken aileleri sıralıyor. 20 ailenin birden canının yandığını anlatıyor: “Hayatımızın tadı gitti. Rengi gitti. Hayat şevkimizi kırdılar.”
Her yıl 10 Eylül’de Rıfat Bey’in doğum gününü Ceren ve Lalin’le Bozcaada’da kutlarlarmış. Herkes gibi adada bir ev alıp yaşama hayalleri varmış. Bu yıl, arkadaşları ona moral için götürmüş. Ada sokaklarında yürürken, anılarının olduğu insanlar, yol boyunca durdurup onunla birlikte ağlamış. Otele geldiğinde odasına çıkmış. Çarşafı düğüm yapıp aşağıya sarkıtmış. Artık o görüntü adaleti aramanın simgesi olmuş: Vahşeti, acizliği, vurdumduymazlığı simgelesin istedim. Bunun da dövmesini yaptıracağım. O geceyi unutturmamak için.
Kolunda çözemediğim bir dövme daha var. Dikkatli bakınca cennetin kapısı görülüyor. Anne ve kız orada. Rıfat Doğan açıklamasını yapıyor: “Cennetin kapısında beni bekliyorlar ve ben de adım adım onlara yaklaşıyorum.”
Bu dünya keşke ateşin yakmadığı bir cennet olsa…
