Avustralyalı oyuncu Cate Blanchett, Japonya Sanat Derneği’nin her yıl verdiği Praemium Imperiale Ödülü’nü 28 Ekim’de Tokyo’da düzenlenen törenle aldı. “Sanatın Nobel’i” olarak anılan ödül; resim, heykel, mimarlık, müzik ve tiyatro/sinema olmak üzere beş dalda veriliyor ve her biri 15 milyon yen değerinde.
Bu yıl 37. kez verilen ödülde tiyatro/sinema dalının sahibi Blanchett oldu. İki Oscar’ı bulunan ve aynı zamanda BM Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin (UNHCR) küresel elçiliğini yürüten Blanchett’in yanı sıra, resim dalında Jenny Holzer, heykel dalında Andy Goldsworthy, mimarlık dalında Daniel Libeskind ve müzik dalında şef Herbert Blomstedt de ödüle layık görüldü.
Blanchett, törenden bir gün önce, 27 Ekim’de ödül sahipleriyle düzenlenen basın toplantısında yaptığı konuşmaya sürrealist sanatçı Leonora Carrington’dan bir alıntıyla başladı: “Söyleyemediğimiz o kadar çok şey var ki. İşte bu yüzden sanat var.” Konuşmasının merkezinde dilin sınırları vardı. Oyunculuğu, en kötü hâlinde kelimelerin harfi harfine anlamına saplanıp kalan, en iyi hâlinde ise insanları sözsüz bırakabilen bir meslek olarak tarif etti. Kendini hiçbir zaman tam olarak ifade edemeyeceği şüphesinin hep içinde olduğunu, bir kadın olarak bu şüphenin çoğu zaman özgüven eksikliği diye yorumlandığını söyleyip ekledi: “Öyle değil. Şüphe, sanatsal başlangıç noktam.”
Konuşmanın tamamının Türkçe çevirisini aşağıda okuyabilirsiniz:
Teşekkür ederim.
Büyük sürrealist Leonora Carrington’ın eserlerini sık sık düşünürüm, bir zamanlar söylediği bir sözü de: “Söyleyemediğimiz o kadar çok şey var ki. İşte bu yüzden sanat var.” Kelimelerle aram pek iyi değil. En özenle seçilmiş heceler bile hayal kırıklığı yaratabilir; anlamı çarpıtabilir, kılı kırk yarabilir ya da bağ kuramayabilir. Kelimeler çoğu zaman gerçekten hissettiklerimizin çok gerisinde kalır. Yine de şimdi karşınızda konuşuyorum. Bir oyuncu olarak, dilin içine işlemiş bir meslekte var oluyorum. En kötü hâlinde kelimelerin harfi harfine anlamına saplanıp kalan, en iyi hâlindeyse insanları sözsüz bırakabilen bir meslek.
Bir başkasının sözlerini kendi sözleriniz hâline getirmek oldukça karmaşık bir nörodilbilimsel süreçtir. Önce o sözlerle kendiniz derinden bir bağ kurmanız, sonra onları yorumlayıp seyircide yankı bulacak biçimde onunla buluşturmanız gerekir. Belki de bu yüzden hep anlam ararım, fırsat ararım: söylenenlerin arasındaki boşluklarda, söylenmeyende, insanların söylemeye çalıştıklarında, keşke söyleseydim dediklerinde ve keşke hiç söylemeseydim dediklerinde.
Bazen bir ömrü sözlerimizi geri almaya, yeniden yazmaya, silmeye çalışarak geçirebiliriz; tıpkı tarihlere ve halklara sıkça yaptığımız gibi. Çoğu zaman pek anlamadığımız hâllerden konuşur ve hareket ederiz; bilinçsizce, kendimizin neredeyse hiç farkında olmadan, bağlama ve sözlerimizin sonuçlarına hiçbir duyarlılık göstermeden. Ve çoğu zaman en çok da o zaman konuşuruz. Bu yüzden bir metne yaklaşırken kelimelerin çevremdeki insanlar ve ortamlar üzerindeki etkisine bakarım. Kelimeler hedefi ıskaladığında, isabet ettiğinde, kuşatma kurduğunda ne olduğuna. İçinden geçtiğimiz zamanları düşününce, söyleneni duymayı inatla reddeden insanlara ve bu konuşmaları dışarıda bırakan ortamlara dikkat ediyorum. Neden? Neden, diye soruyorum.
Kendimi hiçbir zaman tam olarak ifade edemeyeceğim şüphesi hep benimle. Bir kadın olarak bu şüphe çoğu zaman özgüven eksikliği diye yorumlanıyor. Öyle değil. Şüphe, sanatsal başlangıç noktam. Duymamı sağlayan o. Görmemi sağlayan o. Hissetmemi sağlayan o. O şüpheyi silme çabası, onun izinden ve onunla yan yana üretme dürtüsü beni harekete geçiriyor. Sorgusuz kesinliklerle dolu belirsiz bir dünyada şüphenin yaratıcı süreç için hayati olduğuna inanıyorum. Meydan okumayı, sorgulamayı, keşfi başlatan o. Sohbete ve bağ kurmaya imkân tanıyor. Değişime imkân tanıyor. Bu mu? Şu mu? İkisi birden mi? Hiçbiri mi? Önemi var mı? Bunu yapmalı mıyım ki? Bu metni, bu fikri, bu talebi, bu öneriyi hiçbir zaman bütünüyle anlayamayabileceğimi söylememe izin veren şey şüphe. Peki kaybedecek neyim var?
Şüphe, iş arkadaşlarıma sıkı sıkı tutunmamı, ilk ve sözde en iyi fikirlerimi ise hafifçe bırakmamı sağlıyor; o fikirlerin büyüyüp dönüşmesine alan açmamı. Şüphem beni daha açık yürekli, daha düşünülmüş risklere yöneltiyor. Ama zamanla, insan sözüm ona bir kariyer sahibi oldukça, şüpheye rağmen bu riskleri almaya devam etmek cesaret istiyor. Titizlik istiyor. Bugünkü onuru, arayan, risk alan ve yeniden risk alan, dünyanın en titiz, en cesur ve en büyük sanatçılarından bazılarıyla paylaşıyor olmak… İşte bu beni gerçekten sözsüz bırakıyor.
Kelimeler kifayetsiz kalıyor. Yarın uyandığımda bu an çoktan geçmiş olacak ve keşke daha zengin, daha derin, daha gerçek bir şey söyleseydim diyeceğim. Ama bildiğim, söyleyebileceğim ve tekrar tekrar söyleyeceğim tek bir şey var: Bu onura layık görüldüğüm için derin bir minnet duyuyorum. Bu, dokunabileceğimi asla hayal etmediğim bir tür Olimpos. Ruhu yücelten güzel bir sürpriz ve gerçekten derin bir onur. Bu yüzden Japonya Sanat Derneği’ne, saygıdeğer kurula, ödül arkadaşlarıma ve elbette Japonya’ya teşekkür ediyorum.
Teşekkür ederim.
Arigato gozaimasu.