Uzun bir girizgâh yapmadan, asırlık muhasebemizi yapalım ve hemen ilk sorumuzu soralım: Cumhuriyet neyi başardı? Osmanlı ancien régime’inin, yani kadim düzeninin hangi problemlerini çözdü?

İlk olarak, harap bir memleketten, mağlup ve yorgun bir imparatorluktan modern bir devlet yaratmayı başardı. Osmanlı’nın demografik yapısına göz attığımızda imparatorluktan kalan mirasın ne kadar kırılgan olduğu açıkça görülür. 1906’da 20 milyon olan nüfus kaybedilen topraklar ve yıllar süren savaşlar sonunda 1919’da 14 milyona kadar düşmüştür. 40 milyonluk Fransa ve 60 milyonluk Almanya’yla karşılaştırıldığında ve ucuz işgücü ve dinamik bir iç pazar yaratan nüfusun sanayileşmenin ön koşullarından biri olduğu hesaba katıldığında tablonun ne kadar dramatik olduğu daha rahat anlaşılacaktır. Üstelik sorun sadece nedret de değildir; zaten az olan nüfus, oldukça kötü şartlarda yaşamakta ve çalışmaktadır. 1927 yılında 13 milyon vatandaşımızın %80’i köylerde yaşamaktaydı ve bunların yarısının toprağı yoktu. Ordu Sağlık Bürosunun raporuna göre köylülerin %80’i sağlığa uygun olmayan yerlerde yaşıyordu. Evlerin %97’sinde hijyenik tuvaletler yoktu. Halkın %9’u frengili, %14’ü sıtmalı, %72’si bitliydi.

Çukurova, Ege ve Trakya’da pazara yönelik tarım yapılan yerler bulunmasına rağmen, memleketin çoğunda oldukça ilkel bir tarım yapılmaktaydı. Zaten toprakların çoğu boş kalmıştı. Ekilebilir 22-24 milyon hektarın ise sadece 4-5 milyon hektarı kullanılmaktaydı. Makineleşme oranı %1 civarındaydı. Her beş köylüden biri tarım araçlarından yoksundu. Ticari gübre kullanımı yok denecek kadar azdı, sulama ve zirai mücadele yetersizdi ve ticari gübre nadiren kullanılıyordu.

Ulaşım altyapısı o kadar acınacak hâldeydi ki New York’tan İstanbul’a buğday getirmek İç Anadolu’dan taşımaktan %75 daha ucuzdu. Ankara’nın doğusuna tren 1930 yılında gidecekti. Birinci Meclis’e seçilen mebuslardan bazıları Ankara’ya yürümek zorunda kalacaklardı; gene genç Şevket Süreyya Aydemir Doğu Cephesi’ne tabanvay gitmek durumunda kalmıştı. Rumelili gençler Anadolu’yu ilk gördüklerinde büyük bir hayal kırıklığına uğrayacaklardı ancak herkes bu sükût-ı hayali Şevket Süreyya kadar güzel kaleme alamayacaktı: 

Fakat ne var ki, gördüğüm Anadolu, benim mektepte öğrendiğim yahut şiirlerde okuduğum, mektep şarkılarından haykırdığımız Anadolu’ya hiç benzemiyordu. Çağlayan sular, öten bülbüller, altın başaklar, altı üstü birbirinden zengin ve dünyanın hazinesi olan Anadolu herhalde buraları olmasa gerekti. Burası, dünya kabuğunun çoktan ölmüş bir parçasıydı ki, yakan güneş, kavuran soğuk altında, kumları, kireçleri, şerha şerha ufalayarak her gün biraz daha çölleşiyordu. 

Taşrası böyle viran bir devletin ihracatının %86.3’ünü tarım ürünlerinin oluşturmasına, yani sanayileşememesine pek de şaşırmamak gerekir. Gelişmiş ülkeleri bile büyük bir toplumsal krize sokan bir cihan harbinden yorgun çıkmış Türkiye’yi böyle zayıf bir ekonomik ve sosyal altyapıyla ayağa kaldırmak hiç de öyle sanıldığı gibi kolay bir iş değildi. Vatanı “demir ağlarla örmek”ten fazlasını gerektiriyordu; hakikat, marşlardan çok daha depresif bir tablo sunuyordu. Elde eğitimli insan sayısı çok azdı; 1923-1924 öğretim yılında ortaokul seviyesinde 5905, lise seviyesinde 1241 öğrenci vardı. Yerel sermaye zayıf, yabancı sermaye çekme imkânları kısıtlıydı; üstüne üstlük genç cumhuriyet 1929’dan sonra Osmanlı borçlarını da ödemek zorundaydı. Tam ödemelerin başladığı yılda gelen ve buğday fiyatlarını yerle yeksan eden Büyük Buhran tüm bu olumsuzlukların üzerine tuz biber ekmişti.

İşte böyle karanlık bir tablodan modern bir devlet yaratmayı başardı Cumhuriyet. Ama bundan fazlasını da yaptı. Kurduğu şeyin yaşamasını mümkün kıldı. Oturmuş, istikrarlı bir siyasi sistem kurdu. Cumhuriyet inkılaplarının en köklüleri yüz yıl sonra bile tasfiye edilemedi. Bugün rejimin muhalifi siyasi hareketler bile eşit vatandaşlık ve milli egemenlik gibi ilkeleri sorgulamıyor. Cumhuriyet’in mirası üzerindeki siyasi mücadele bile çoğunlukla şeklî meseleler üzerinde cereyan etmek durumunda kalıyor.
Peki, madem modernite virajı geri dönülemez bir şekilde dönüldü, cumhuriyet bunu nasıl başardı? İmparatorluğun yapamadığı neyi yaptı da, kökenlerini on sekizinci yüzyılın başına kadar götürebileceğimiz bir çağdaşlaşma hareketini başarıya ulaştırdı?
Osmanlı’nın çözmek için çok çırpındığı üç yapısal problemi çözdü. İlk olarak, homojen bir millet yaratmayı başardı. Modern devletler tarım imparatorluklarının aksine tebaa değil, vatandaş üzerinde yükselirler. Artık hükümetler sadece itaat ve sadakat değil, aynı zamanda aktif katılım da beklemektedirler. Kitlelerin sadece vergilerini ödemesi yetmez, devletin uygun gördüğü bir işbölümüne, eğitime ve hayat biçimine rıza göstermek zorundadır. Birçok etnik ve dini kimlikten oluşan Osmanlı, kozmopolit yapısı nedeniyle “muhayyel bir cemaat” yaratamamış, devletine bağlı sadık bir millet oluşturamamış, ayrılıkçı hareketlerle ve merkezi devletin otoritesini reddetmekte çok mahir feodal elementlerle boğuşup durmuştur. Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçülük; ortaya konan tüm kriterler yetersiz kalmış, ortaya yekvücut bir millet çıkamamıştır. Oysa cumhuriyet imtiyazlı grupları ortadan kaldırmayı, kadın-erkek, zengin-fakir, köylü-kentli herkesi hak ve sorumluluklarda eşit vatandaşlar hâline getirmeyi başarmıştır. Artık bir “Türk milleti” vardır.

Cumhuriyetin çözdüğü ikinci sorun iktisadi bağımsızlıktır. Ekonomik olarak bağımsız olmadıktan sonra, siyasi istiklâl sakat kalmaya mahkûmdur. “İstiklâl-i Tam, hâkimiyet-i iktisadiye ile tarsin edilmelidir” yani “Tam bağımsızlık iktisadi egemenlikle sağlamlaştırılmalıdır” derken Mustafa Kemal’in kastettiği tam olarak budur. Lozan’da kapitülasyonların kaldırılması, ülkenin yarı sömürge statüsünden kurtulması demektir. Genç cumhuriyet artık ekonomisini kendi yönlendirebilmekte ve Osmanlı’yı krizden krize sürükleyen dış müdahalelerden sakınabilmektedir.

İktisadi egemenliğini garantiye aldıktan sonra da cumhuriyet üçüncü emeline ulaşmış ve muasır medeniyetler tarafından kabul görmeyi başarmıştır. İmparatorluğun hasta adamının yerini uluslararası prestije sahip çağdaş bir cumhuriyet aldıysa, bunu sadece siyasi ve diplomatik kazanımlara yoramayız. Semiha Berksoy’undan Leyla Gencer’ine, Aydın Sayılı’sından Halil İnalcık’ına, Oktay Sinanoğlu’sundan Cahit Arf’ına, Orhan Pamuk’undan Nâzım Hikmet’ine dünya çapında bilim ve kültür insanları yetiştirerek, ilk asrında cumhuriyet medeniyete katkılarını sunmaktan da geri kalmamıştır. O zaman fazla uzatmayalım ve vurucu soruyu soralım. Cumhuriyet bunları yapmıştır; peki biz? Cumhuriyetimize ne kadar sahip çıkıyoruz? Bundan yüzyıl önce ortaya konmuş hedefleri ne kadar ileri taşıyabildik?

Bu soruların cevabını verirken kurucu nesillerin başarılarını övdüğümüz kadar son nesillerin vurdumduymazlığını da yermek zorundayız ne yazık ki. Bir şeyi sahiplenebilmek için her şeyden önce onun ne olduğunu anlamak gerekiyor. Ne yazık ki Atatürk üzerine yazılmış eli yüzü düzgün bir iki biyografinin bile doğru düzgün okunmadığı bir ortamda, cumhuriyetin marşlara, sloganlara ve arabaların arkasındaki Mustafa Kemal imzalarına indirgenmesine pek de şaşırmamak gerekiyor. Cumhuriyet, Atatürk resminin karşısında rakı kadehiyle poz verip bunu sosyal medyada paylaşmaktan çok daha fazlasını ifade etmeli bizim için.
Etmeli fakat o zaman da sormalı: Cumhuriyet’ten ne anlamalıyız? Bizim için neyi sembolize etmeli? Mustafa Kemal’in bizlere bıraktığı miras ne? Cumhuriyeti ve inkılapları “ilelebet muhafaza ve müdafaa etmek” için ne yapmalıyız?
Bu soruya birçok cevap verilebilir ancak hiç şüphesiz tek bir kelimeyle ifade edecek olursak: akılcılık. “Hayatta en hakiki mürşid”in ilim olmasından dem vurmuyorum sadece. Bilim gibi kompleks süreçlerin değil, gündelik hayatın da bir parçası olması gereken bir şey akılcılık. Gelişmiş toplumlar tarım toplumlarının mistisizminin yerine modernitenin akılcılığını koymayı başarabilenlerdir. Önlerindeki engel ve fırsatları rasyonel bir şekilde tetkik edebilen ve bu yolda edindiği tecrübeleri bir sonraki nesillere aktarabilenlerdir. Medeniyet bu kümülatif aktarımın bir sonucudur. Kapitalist dünya sisteminde binaların ya da eşyaların değeri yoktur; ekonomik sermaye bir sonuçtur, sebep değil. Esas olan insan sermayesidir; kendisini geliştirebilen, şartlara uyum sağlayabilen ve uyum içinde yekvücut hareket edebilen bir toplum yaratabilme projesidir modernite.

Materyel anlamda gelişmeyi başarmış olsak da akılcı bir toplum olduğumuzu söylemek ne yazık ki çok güç. Yüzyıl sonra okuma oranlarının yerlerde süründüğü, üç beş tanesi dışında kütüphanesi bile olmayan üniversitelerinde milyonlarca öğrencinin gençliklerini heba ettiği, en lüks muhitlerinde bile doğru düzgün bir kitapçı bulunmayan bir ülkede, geçer not vermek hakikaten zor. Sağ ya da sol fark etmez, Türkiye’de insanlar sahiplendikleri ideolojilerden bîhaberler; adeta bilmemeyi meslek hâline getirmiş durumdayız. Öğrenmenin külfetine katlanamadığımız için de her işin zahirine itibar ediyoruz cazibesinden bir türlü kurtulamadığımız şu “Ambalaj Çağı”nda. Ve işte tam da bu sakil şekilcilik yüzünden en ufak bir aykırı ses duymak, en ufak bir eleştirisel yaklaşımla muhatap olmak istemiyoruz.

Oysa eleştiremeyen tetkik de edemez. Bilemez, öğrenemez. Öğrenemediği için de anlayamaz ve geliştiremez. Bugünkü hâlimiz ne yazık ki bu. Kral çıplak demek ve özetlemek zamanı: Akılcılığı şiar eden kurucumuzun bile bilerek, öğrenerek ve muhakeme ederek değil, âdeta bir sûfî mistisizmi içerisinde “huşu” ile anıldığı bir toplumdan daha iyisini hak ediyor cumhuriyet. Ona sahip çıkacak ve ikinci yüzyılında başarılarla taçlandıracaksak seküler bir tarikattan fazlasına ihtiyacımız var.
Son olarak günümüz insanı ümidini çok kolay yitiriyor. İmkânsızlıklar içerisinde verilen istiklal mücadelemiz, içinde yaşadığımız yılgın tüketim toplumuna bu kadar kolay umutsuzluğa kapılmaması gerektiğini hatırlatmalı. Ne kadar “namüsait bir mahiyette tezahür” ederse etsin, Mustafa Kemal’in “içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şeraitini düşünmeyeceksin” sözlerini unutmamalı.
Ve kendisine sormalı: İlk olumsuzlukta duçar olan ve en şanssız neslin kendimiz olduğunu düşünen bizler, 16 Mayıs 1919’da Bandırma vapuruna biner miydik?

Orduları darmadağın olmuş, toprakları işgal edilmiş, halkı bitap düşmüş bir imparatorluğa son bir nefes verebilmek için başarılarla dolu bir kariyeri riske eder miydik? Apoletlerimizi feda edip yapayalnız bir mücadeleye girişmeye cüret edebilir miydik? Bugün patronlarına bile itiraz edemeyen bizler, bizzat padişaha ve halifeye başkaldırabilir miydik?
Yoksa fildişi kulelerimizden söylenmeye devam eder ve ataletin kollarına mı atılırdık? Hiçbir şeyin değişmeyeceğine ve kahramanlık hikâyelerinin masallara özgü olduğuna kanaat getirip İstanbul basınına layık bir karamsarlığın konforuna mı sığınırdık?
Türkiye Cumhuriyeti’nin yüzüncü yılında hepimizin cevap vermesi gereken soru bence bu kadar basit!

*Bu yazı KAFA dergisinin 110. sayısında (Kasım 2023) yayımlanmıştır.