Ben Elif Koyutürk, film yönetmeni ve fotoğraf sanatçısıyım. Yıllardır farklı ülkelerde hikâyelerin peşindeyim. Son beş yıldır Amerika’da, Oregon’da yaşıyorum, Warm Springs bölgesine bir saat uzaklıkta. Orada pek çok Warm Springs, Wasco ve Paiute halklarından insanlar tanima sansim oldu. Ritüellerini gördüm. Her başlıklarını taktıklarında içimden bir ses, “benim doğduğum ülkede de böyle başlıklar vardı, biz neden hiç bilmiyoruz?” dedi. Yerli Amerikalı toplulukların dans ve şarkılarla bir araya geldiği pow wow adı verilen buluşmalarda, kadınların dansları sanki doğa ve gökle kurulan bir uyumdu. 

O güçten, o renklerden çok etkilendim.

Sonra Meksika’ya gittim, en uç noktasına, Chiapas’a. Orada da aynıydı. Pek çok başlık ve ritüel hâlâ yaşıyordu, köylerde kadınlar rengârenk giyiniyordu. Sanki bir manifesto, belki bir kutlama, belki de bir kurtuluştu.

Aslında bu dili hiç bilmiyor değildim. Babaannem bahçesinde çalışırken, özellikle güneşli günlerde, başına hep kendi işlediği oyalı tülbentini bağlardı. Bir gün onu benim başıma da bağladı.

Bunları tekstil, kumaş, boncuk deyip geçmemek gerek. Onları nasıl bir araya getirdiğin, bir şiir gibi yazıp bir masala çevirmen, aslında bir ritüeli, bir kültürü oluşturuyor. Bazen çiçekli bir bahar başlığı, bazen mor bir cepken şekline girip bir haykırışa dönüşüyor. Başlıklar ve kültürel giyim bir iletişim biçimi. Ben de biraz daha derine indim ve araştırmaya başladım. Ama önce kendi kalbimde:

Neden cevap arıyorum, neye cevap arıyorum ve neden bunu başka kadınlara anlatmak istiyorum?

Karanlıktan gelen bir sızı var aslında, içimizde büyüyen. Kadınlar olarak bunu daha çok hissediyoruz. Haber kanallarında, arkadaşlarımızla otururken ya da belki kendi yaşadıklarımızda. Haksızlıklar, eşitsizlikler. Bir çözüm arama dolambacının içinde kaybolup gidiyoruz ve o çıkmaz sokaklardan bazen ancak başka kadınların elleriyle çıkabiliyoruz.

O dolambaçlı yollardan birinde yürürken, bu yolların ilk taşları nasıl konulmuştu diye düşündüm. Neden hâlâ dünyanın farklı yerlerinde kız çocukları okuyamıyor, çocuk yaşta gelin oluyor? Bir kadın iş kadını olsa bile neden hâlâ eşit haklara sahip değil? Bunların hepsi nasıl başladı diye sordum.

Araştırmam Paleolitik dönemle başladı. Kadın figürlerinin insanoğlunun yaptığı ilk sanat eserlerinden olduğunu gördüm. Sonra Neolitik’e geldim ve bu yol beni kendi ülkeme, Çatalhöyük’e götürdü. Oradaki Oturan Kadın Figürü, iri bedeniyle iki leoparın arasında oturan bir güç abidesi gibi. Dünyanın ilk yerleşik yerlerinden birinde, arkadaşlarıyla birlikte orada duruyor. Bunlar benim topraklarımda olmuş. Yerleşimin etrafında savunma duvarları yokmuş. Tahıl ambarları, evlerin içinde ritüel alanları, duvarlarda resimler varmış.

Şimdi bütün bu tarihe burada girmeyeceğim. Ama o dolambaçlı yolda yürürken taşların altını kaldırdığımda, sanki orada saklanan bir renk cümbüşü vardı.

Matar Kubileya’dan Kibele’ye, Efesli Artemis’in nefes aldığı, Arinna’nın Güneş Tanrıçası’nın yaşadığı bu topraklarda, kadınlardan yakın zamana kadar ulaşmış kültürleri incelemeye başladım. Bunların arasında beni renkleriyle ilk durduran, gözümü kamaştıran Türk kadın başlıkları oldu.

Dört bir yanımızın beton ve çelikle sarıldığı, trendlerin griye ve steril olana döndüğü bir dönemde, tam da istediğim nefesi bulmuştum.

Bu başlıklar kadınların elleriyle belki aylarca süren bir el sanatı, bir dua, bir bilgelik. Renklerle çalışan bir film yönetmeni olarak içinde kendimi de bulabildiğim bir şey. Anadolu’nun Türk kadın başlıkları süs olsun diye yapılmamış. Kadının kendisi için, bir dua niyetine işlediği şiirler bunlar.

Başlıklarla ilgili araştırmam başka bir projemin uzantısı olarak iki yıl önce başladı. Bu başlıkların çoğunu Sabiha Tansuğ sayesinde tanıdım. Sabiha 1950’lerden itibaren Anadolu’yu köy köy gezmiş. Başlıkları toplamış, fotoğraflamış, kadınların ona anlattıklarını not etmiş. Hayatını buna vermiş.

En sevdiğim hikâyesi şu: 1971’de 50 kuruşluk madeni paranın üzerine onun fotoğrafı basılmış, başında bir Ankara gelin başlığıyla. Parası üzerine portresi basılan halktan ilk kadın olarak anılıyor, hem Türkiye’de hem dünyada. Düşünsenize, hayatını başlıklara dikilmiş paraları araştırmaya adamış bir kadın, başında başlıkla kendisi bir paranın üzerine çıkıyor. Ne güzel, değil mi?

Elli yıldan fazla bir zaman sonra, Sabiha’nın müzesinde ilk fotoğrafladığım başlık da bu oldu: 50 kuruşta taktığı Ankara gelin başlığı. Onunla aynı pozu verdim. Sanki yaşatmak için yıllarını verdiği bu kültürü şimdi biz devralıyor ve sürdürüyormuşuz gibi hissettim.

Sabiha 2023’te aramızdan ayrıldı. Arkasında yüzlerce başlık bıraktı. Ben de ilk soluğu onun müzesinde aldım.

Orada Nisa Baran’la tanıştım. Müzeyi yöneten Nisa, Sabiha’nın yanında büyümüş ve bu kültüre çok hâkim. Beni yanına aldı ve öğretmeye başladı: Hangi etek hangi yöreye ait, renklerin anlamları, semboller… “Bu, kadınların yarattığı bambaşka bir dünya” dedim. “Biz bunları nasıl bilmiyorduk?” sorusu aklımdan hiç çıkmadı. Nisa vitrinleri benim için açtığında, Sabiha sanki “gel, devam et” diyormuş gibi hissettim.

Nisa’yla yollarımız da kafalarımız da öyle uyuştu ki, üzerinde çalıştığım projenin dışında başlıkları arşivlemeye başladık. Fotoğraflarını çekerek onlara yeni bir nefes verelim dedik. İşe kendi otoportrelerimle başladım. Bu başlıklar kameranın önünde nasıl hissettiriyor, nasıl fotoğraflanmalı, bunu anlamak istedim. Sonra her otoportrede bambaşka bilgiler keşfetmeye başladım.

Alındaki paralara başlık parası denirdi. Evlenirken kadına, düşebileceği dar günler için bir çeşit hayat sigortasıydı. Erkekler savaşlarda genç yaşta ölebiliyordu. Geride kalan dul kadın ve çocukları için kimsenin el sürmeyi dahi düşünmediği bir güvenceydi. Ne yazık ki başlık parası daha sonraları kötü bir evrim geçirerek kız babalarının kazanç kapısına döndü.

Küçük aynalar, bakanın enerjisini yine bakana yansıtırdı. Yani sana kötü gözle bakan, kendi bakışıyla karşılaşırdı.

İşlemeler kadının nereli olduğunu söylerdi. Bir kadın başka bir kadının başlığına bakıp daha selam vermeden köyünü bilirdi. Başlığın şekli de yaşını, evli olup olmadığını, anne olup olmadığını, yasta olup olmadığını anlatırdı.

Tepede çoğu zaman tüyler olurdu. Kuşlar göğe en yakın uçan canlılar. Onların tüyünü takan kadın göğe bir kapı açık bırakırdı, bilgi oradan ona insin diye. Bazen bu tüyler kök boyayla boyanırdı. Yani gök toprakla boyanırdı. Bir başlık hem toprağı hem göğü taşırdı.

Bir de renkler var. Bu başlıklarda yedi renk hep bir arada. Sanki kadın gökkuşağının tamamını başına almak istemiş.

Bugün bu dili okuyabilen çok az insan kaldı. Başlıkları takan kadınlar her yıl azalıyor, kızlar annelerinin başlıklarının ne anlattığını artık öğrenmiyor. Başlıklar sandıklarda duruyor ama onları okumayı bilen kadınlar köy köy, sessizce eksiliyor.

Bu başlıklardan biri, Ödemiş Kayaköy’den Filizan’ın başlığı. Sabiha Tansuğ onun hikâyesini tarihe şöyle not almış:

Adım Filizan.

Öksüzüm ben.

Anasız, babasız büyüdüm.

Çocukluğum kekik kokularında, taş avluda sessizce geçti.

Şimdi gelin olma vaktim…

Ne başlığıma altın takıldı, ne çeyizim serildi avluya.

Ama olsun.

Al göyneğimi giydim.

İpek kutnu kumaş üç eteğimi, peştemalimle örttüm.

Renk renk boncuklar, deniz kabukları, çarpana dokumamı bağladım belime.

Hepsi elimin emeği.

Sarı renk, pullu ketenimi sardım başıma.

Kınalı ellerimle veda ettim çocukluğuma.

Ben, Ödemiş Kayaköy’ün Türkmen gelini Filizan’ım…

Sabiha Tansuğ

Filizan öksüz bir gelinmiş, başlığına altın takacak ailesi yokmuş. Servetini kendi elleriyle yapmış, boncuk boncuk, iplik iplik. Sonra da “ama olsun” demiş. O “ama olsun”u çok seviyorum. Bizim kadınlarımızın o “ama olsun”unda koca bir güç var.

Filizan’ın başlığını rüzgârlı bir günde fotoğrafladım, sanki yarı su altında, yarı toprak üstünde, umudun bulunduğu o yerde. Sarı keteni rüzgâra bıraktım, nereye isterse oraya uçsun diye. Sarı, kırmızı, yeşil, bir de güneşte yanaklarımın üstüne düşüp parlayan, onun işlediği mavi boncuklar.

Yanına altın fonda bir fotoğraf daha çektim. Çevresini “ama olsun” felsefesiyle, yaratıcılığıyla ve gücüyle altına çeviren Filizan için.

En sevdiğim başlık ise Bademler’in kendi başlığı oldu. Bu başlık tam bir maksimalizm. Pembe ve turuncu güller, yeşil yapraklar, tepede bir tavus kuşu tüyü, bir de üst üste yedi renk yazma. Yapan kadının “bu kadarı fazla mı?” diye hiç düşünmediği belli. Yer kalmayınca bile bir yer daha bulmuş.

Taktığım an bahar geldi sanki. Başımdan çiçekler açtı.

Biz sadeliği ne zaman daha şık bulmaya başladık? Renk cesaret ister. Başına bu kadar güzelliği takan kadın, sana şapka çıkarıyorum.

Her başlık bana başka bir duygu yaşattı. Biri beni ağırbaşlı yaptı. Biri her nefesimde şıngırdadı. Biri öyle renkliydi ki çekim boyunca gözlerim resmen kamaştı.

Nisa’yla 44 başlığı kitaplaştırma kararı aldık, ben de projeye CROWNED adını verdim. Bu kültürümüzü global mecralara taşımak, temsil etmek ve yeni kuşakla paylaşarak çoğaltmak istiyoruz. Bunu oluşturmaya başladığımızdan beri farklı etnologlar ve antropologlarla da kapılarımız aralandı. Sanat projemiz yavaş ve emin adımlarla, doğru insanların arkasında durmasıyla daha da hayat bulacak.

Özgürlük belki de karanlığın içinden bağırarak çıkan yedi renkli bir yazma. Üç eteğin üstüne işlenen kaz ayakları. Bir insanın tüketmek yerine zaman vererek yaratma becerisi.

Belki de bu motifler, binlerce yıldır çarpıtılarak anlatılan ve gizlenen anaerkil toplulukların bizim için bıraktığı bir iz. Kökleri Matar Kubileya’ya, Kibele’ye, Efesli Artemis’e kadar inen izler.

O dolambaçlı yolda kaldırdığım her taşın altından bir renk çıktı.

Şimdi o renkleri başıma takıyorum.

Yüzyıllar öncesinden, iplik iplik.