Şikâyet etmemeniz hoşnut olduğunuzu göstermez.
[TEVFİK EL-HAKİM, 1898-1987, Trendeki Derviş]

BAĞRIŞANLAR vs FISILDAŞANLAR

Mürşidini ziyaret için seyahate çıkan bir derviş… Sakin, şirin bir köydeki istasyonda şafak vakti büfenin önünde çay içerek tren bekliyormuş.
Tenha peronda birbirine öfkeyle bağıran iki adam görmüş. Atışıp didişiyorlar.
Çaydan son yudumu aldığında, tren gelmiş. Birkaç saat süren yolculuktan sonra, derviş, başkent garında inmiş.
Mürşidin evine doğru yürürken, kalabalık ve gürültülü çarşıdaki parkta iki sevgilinin fısıldaşıp gülüştüğüne şahit olmuş.
Eve vardığında, mürşit onu sevinçle karşılamış. 
Sofrada, derviş, mürşide yolculuğu sırasında rastladığı köylüler ile sevgililerden bahsetmiş: “Adamlar o sessiz köyde bağırarak tartışıyordu. Âşıklar ise kalabalığın uğultusuna rağmen kısık sesle söyleşerek tebessüm ediyorlardı…”
Mürşit “Öfke, kalpleri birbirinden uzaklaştırır” demiş. “Uzak mesafeden birbirlerinin kalplerine ses duyurabilmek için bağırmak zorunda kalırlar. Ne kadar öfkelenirlerse, kalplerinin arası o kadar açıldığından, daha çok bağırırlar… Sevenlerin kalpleri ise yakınlaşır ve giderek birleşir. Bu sayede fısıltıyla, hatta konuşmaksızın anlaşırlar. Bakışla, tebessümle mesajlaşırlar.”

***

Kalplerimiz birbirine uzaktır. 
Doğu’nun hikmet geleneğindeki “mesafeli kalpler” Batı’nın eleştirel teorisinde “toplumsal yabancılaşma”ya tekabül eder. 
Memleket sathında bağırış çağırış bitmek bilmiyor. 
Her gün, her yerde, evde, okulda, işyerinde, trafikte, plajda, markette, kafede, mabette… münakaşa ediyoruz. 

O GÜZEL İNSANLAR
O GÜZEL KEDİLERE BİNİP GİTTİLER

Mesele sadece yabancılaşma mı?
Hayır. Dervişin istasyonda gördüğü tartışan köylülere yakından bakalım. İkisi de kasket, yelek, şalvar giymiş. İkisi de bıyıklı, esmer. Akranlar ve aşağı yukarı aynı kilodalar. İsimleri bile kafiyeli: Ahmet, Mehmet.
Bunca benzeyen iki kişi, birbirini nasıl anlamaz, ne diye uzlaşamaz, neyi paylaşamaz?
Benzerlerin çatışmasına sebep, René Girard’a göre mimetik arzudur. Yani başkalarının arzuladığı şey-ler-i arzulamak. İnsanın belirgin özelliklerinden biri taklitçilik. Eğitim, öğrenim sürecinde [bebeğin dil öğrenmesinde mesela] işimize yarayan taklidin negatif versiyonunda, başkasının elindekini arzu ediyoruz. Böylece, aynı hedefe kilitleniyor ve birbirimize daha çok benziyoruz. Sosyo-ekonomik hiyerarşi, herkesin birincilik madalyası almasına elvermediğinden, müşterek arzulardan rekabet, çatışma, şiddet, haset, kin, düşmanlık… doğuyor. Dedikodu mekanizması hiç durmadan, harıl harıl çalışıyor. Çatışma büyüyünce, günah keçisi arıyoruz. Şartlar katliama elvermediğinde, sosyal medya linçleriyle birilerini alelacele kurban ediyoruz. Öyle ki, dünün ‘rol modeli’nin bugün gırtlağına yapışılıyor. 
Renata Salecl’in Kabalık Çağı [The Age of Rudeness] kitabında anlattığı üzere, neoliberal çağda birey kendi kendinin şirketine dönüşüyor… Kendini pazarlarken ötekinin celladı kesiliyor.
Öfke yatışmıyor. Bağırtılar dinmiyor. 
Fena hâlde yoruluyoruz. O nedenle, hiç konuşmayan, mimetik arzu üçgeninde köşe kapmayan evcil hayvanlara bağlanıyoruz. Bizim boğulduğumuz rekabet girdaplarına düşmeyen; sevgi dolu veya müstağni kedilerle, köpeklerle “sessizce” anlaşabiliyoruz ancak. Onlar bizim manevi binitlerimiz, bizler kedi jokeyleriyiz.

SAHTE DIŞADÖNÜKLÜK

Bir eksiğimiz daha var galiba: Haykırış. Bağırmak olumsuz, haykırmak olumludur. Aşkımızı haykırırız, müjdeyi, hakkı haykırırız…
Müzakere edebilen, sakince anlaşabilen, bağırmayan toplumlarda milyonlarca insan protestolarda sivil itirazlarını bir ağızdan haykırıyorlar.
Ekim 2025’te İspanya’da, İsrail’in Gazze’de yürüttüğü katliamı 400 bin kişi protesto etti. Protestolar, Barselona’dan yola çıkan Sumud Filosu’na İsrail’in müdahale etmesi üzerine büyümüştü.. Yüz binler “Gaza, you are not alone!” [Gazze, yalnız değilsin] sloganı attı. İspanya Başbakanı Pedro Sánchez “Bu bir meşru müdafaa değil. Saldırı bile değil. Bu, savunmasız bir halkın imha edilmesidir” dedi.
Anladığıma göre bıçkın, meydan okuyan, yiğitlik taslayan kimselerle dolu topluluklarda sadece sükunete değil, haykırışa yani protestoya da yer kalmıyor.
Adorno “otoriter kişilik” tahlilinde sahte dışadönüklükten bahseder: Mangalda kül bırakmayan, meydan okuyan, her an kavgaya hazır görünen tipler, aslında sistemin bastırarak yatay alana aktardığı hıncın taşıyıcısıdır. Gürültücü fakat eylemsizdirler.
Kendi hizasındaki kişilere çemkirip sövenler, “yüksek yerlerdekilere” saygıda kusur etmezler.

ŞEHİR VASFINI YİTİRMİŞ YERLEŞİMLER

“Orman vasfını yitirmiş araziler”in imara açılması gibi, şehir vasfını yitirmiş bölgelerin de ağaçsızlığa rağmen ormanlaştığı, orman kanunlarına tâbi olduğu söylenebilir. Şehir sadece üretimin, mesainin, kurumların, zaman döngüsünün… muayyen kılındığı yer değildir. Şehirde ifade frekansı, davranış düzeyleri de belirlenmiştir; dolayısıyla bağırmak uygunsuz addedilir. Hırlayanlar, kükreyenler “rol modeli” konumuna yükselmek veya takdir görmek şöyle dursun, psikiyatri kliniğine sevk edilirler. 
Orman kanunları devreye girdiğinde, sivil itirazlar “isyan, bozgunculuk, terör…” vb. kelimelerle nitelenir. Yöneticiler eleştiriye kapalıdır. Eşit vatandaşlık ilkesi kaybolmuş, yetkili “ormanın kralı” konumuna yükselmiştir. 
Şehirler dejenere olunca, ötekiyle dayanışma bilinci yiter. Hemşericilik ve grup çıkarı devreye girer. Kamusal alanda sakin diyaloglar ve sevecen tebessümlerin yerini bağırış çağırış, itiş kakış alır. 

TOPLUMSAL FELÇ

Yoksullaşma, üretimin düşüşü, eğitimin yozlaşması, vergi adaletsizliği, hukukun siyasallaşması, işsizlik, trafik sıkışıklığı… gibi dertlerden mustarip ve fakat sivil itirazlarını dile getirmekten aciz milyonlarca insan, birbirlerine sataşırlar. Protesto açlığı çekerken bastırdıkları öfkeyi kendi benzerlerine yansıtırlar.
Yatay düzlemdeki tantanalar bir mücadele izlenimi uyandırsa da, toplumsal felç semptomlarıdır. 
Hâlbuki koşulsuz itaatten, daimî sadakatten, gözükara fedailikten dem vurarak şecaat arz edenlerin de kalpleri arızalı, onlar da dava arkadaşlarıyla bağrışıyorlar yahut hiç konuşmuyorlar.

CEHENNEME GİDEN ŞEYH

Kıssadaki derviş ile mürşidi arasında geçen bir diyalog daha var:
Derviş: “Efendim, filanca vali ile falanca şeyh öteden beri ahbaptırlar. Kaçtır rüyamda o ikisini görüyorum. Vali cennete gitmiş, şeyh ise cehenneme! Bu rüyamı tabir etseniz…”
Mürşit: “Vali cennete gitti, çünkü şeyhe hürmet besliyordu. Şeyh cehenneme gitti, çünkü otoriteyle uzlaştı.”

***

Paradoksların en önemli özelliği, beynimize yapışarak bizi uzun süre düşündürmeleridir belki.
Vali cennete gittiyse, şeyh neden cehennemde? Şeyh cehennemlikse, valinin cennete ne işi var?
Emniyeti sağlamak için, hiçbir şeyden emin olmamak gerek sanki?
Şeyhin cehennemi boylaması tamam da, valinin cennete gideceği konusunda ne dervişin rüyasına, ne de mürşidin yorumuna güvenebiliyorum. 
Aha, bende de hınç virüsü var galiba. 

HAYKIRMA HAZIRLIĞI

Velhasıl… kavgacılık, itiraz kapasitemizi artırmıyor; aksine bizi “biz” olmaktan alıkoyarak protesto imkânını elimizden alıyor. 
İçtenlikle “Birimiz hepimiz için, hepimiz birimiz için!” diyemediğimizden, kostaklanarak “Siz hepiniz, ben tek!” diyoruz.
Hayırlı neticeler doğurmayan her süreçteki hile ve sahteliği saptamaya çalışırken, yaygaracıların dürüstlüğüne inanma hatasına düşüyoruz.
Kalpler uzak. Birbirimizin yüzüne tebessümle bakamıyoruz. Bağırdıkça uzaklaşan kalpler daha da arızalanıyor ve gürültü artıyor. 
Kalpler uzak. Soğuk ve katı hatta. 
Kalpler uzak, öteki kalplerle münasebeti kesmek için uzaklara kaçmaya bakıyoruz. [Oysa başka dünyalarda Türkiye’yi bulamayız fakat Türkiye’yi başka bir dünyaya dönüştürebiliriz.]
Kalpler uzak ve ne muhabbetin sükuneti var, ne de protesto haykırışı.
Belki de… yanılıyorum. Didişen köylüler ile fısıldaşan âşıklardan başka, onlardan çok daha büyük bir sosyal kesimi göremiyorum: Tek başına kalanlar. Yani tam da trendeki dervişle aynı konumdakiler.
Sakince, uzaktan uzağa, işitmesek de bize selam veriyor, göremesek de tebessüm ediyorlar?!..
Siz ve ben, sevgili okur, köylülere de âşıklara da benzemiyoruz. Valiyle de onun tanışı şeyhle de alakamız yok.
Aslında sakiniz… Derviş sükuneti mi? İnşallah öyledir.
Dilerim bu sükûnet bizleri haykırışa hazırlar.

Bu yazı KAFA dergisinin 144. sayısında (Eylül 2026) yayımlanmıştır.