Hayatında en az bir tane Halikarnas Balıkçısı kitabı okumuş herkes, denizin sadece lacivert olmadığını, her bakışta başka başka renkler vadeden, elvan elvan bir canlı olduğunu bilir. Canlı diyorum çünkü evet, Cevat Şakir’in edebiyatında deniz, içindeki mahlukların da ötesinde ve üstünde aşkın bir canlıdır. Denizin başlı başına bir varlık olup olmadığına dair net bir fikir ortaya koyacak kadar biyoloji ve oşinografi bilgim maalesef yok ama onun hakkında konuşmaya elbette gücü ölçeğinde tevazuundan bahsederek başlamak isterim. Deniz yalnızca insana iş ve ekmek vermez, yuva da verir. Eğer engin lacivert koynuyla henüz taşı taşa vuran atalarımızı davet etmeseydi muhtemelen uygarlık bugün adalara, başka kıtalara, denizaşırı diyarlara erişemeden Afrika’da endemik bir macera olarak tıkanıp kalırdı. Deniz insanların merakını cezbeden ilk büyük şeydir. Buna rağmen kara parçalarını haritadan silecek güçteki bu mucize kendisiyle anlaşmayı becerebilen insana tevazuuyla her zaman çok cömert ve müşfik olmuştur. Eski çağların efsanelerinde bir canavar gibi resmedilen bu sonsuz varlığın kumda kale yapan çocuklarla uysal bir hayvan gibi tatlı tatlı oynaşması dahi onun alçak gönüllülüğüne bir delil sayılabilir.
Denizin büyüklüğü insanlığın ilk bilgilerinden biridir. Bu görkemli azametle çok erken yüzleşen türümüz, sırf bu sebepten ilk uygarlıklarını onun değil, nehirlerin etrafında kurmuştur. Elbette okyanus ötesine giden erken atalarımız oraların “aborijin”leri olmayı da başardılar, o ayrı mesele. Fakat uygarlık dediğimiz mefhuma şöyle bir baktığımızda, onun ilkin Dicle, Fırat, Nil, Sarı Nehir, İndus ve Ganj gibi, kendi coğrafyalarının en büyük nehirleri etrafında vücut bulduğunu görürüz. Çünkü deniz, insan aklının almayacağı kadar büyüktür. Bütün denizlerin birbirine bağlı olduğu düşünüldüğünde gezegenimizin hatırı sayılı bir kısmını kaplayan bu sudan örtünün heybetinin ne kadar sonsuz olduğu daha anlaşılır hâle gelir belki. Bu yüzden derme çatma kulübelerinden göğe uzanan tapınaklarına kadar medeniyetinin ilk kazmasını denizin değil, nehrin kenarına vurmuştur türümüz. Denizlere (sözüm ona) hükmetmek ancak ona büyüklük taslayacak kadar büyümüş devletlerin çağında mümkün olabildi ki denizleri yedi iklim dört bucak dolanan devletlerin hepsi tarihin imparatorlukları arasına yazdırdı adını.
Orhan Pamuk’un Kara Kitap’ında “Boğazın Suları Çekildiği Zaman” diye bir bölüm vardır hani, romanın en şahane parçalarından biridir. O hayali daha geniş bir satha yaymayı düşünelim mi? Denizlerin tamamen çekildiğini, kuruduğunu, yok olduğunu hayal edelim mesela. Birkaç yıl içinde canlı yaşamı tamamen sona erecektir muhtemelen, o ayrı bahis. Ama ben suların ardından ortaya çıkıverecek evreni kastediyorum aslında. Yolcu gemisi, korsan gemisi batıkları, uçak enkazları, sular altında kalmış şehirler, telaş ve korkuyla güverteden suya bırakılmış hazine sandıkları, her nasılsa patlamamış mayınlar, kıtadan kıtaya elektrik ve internet taşıyan devasa kablolar, yarlardan, falezlerden yuvarlanmış arabalar, heykeller, altın dolu küpler ve yakınlarınca bir gün dönecek umuduyla ufuklardan beklenen ölüler… Kazara denize düşüp ölenlerden denizcilik âdeti gereği ölünce cesedi suya bırakılanlara, kendi hayatına denize atlayıp son verenlerden, bir hükümdar emriyle boynuna taş bağlanıp atılanlara, korsanlarca suya gömülenlere, deniz savaşlarında şehit düşenlere kadar binbir çeşit ölüler! Her kulaçta, her dalışımızda bir yudum yuttuğumuz o deniz suyunun içinde bütün bunların olduğunu bilmek biraz ürkütücü değil mi? Yediğimiz her balıkta, açtırdığımız her midye dolmada, bilmem kaçıncı nesil meyhanelerde avuç içi miktarına servet ödediğimiz her kalamarda insanlığın buruk medeniyet macerasının kahırla dolu ölülerinin bulunduğunu düşünmek yaralayıcı. Değil mi?
Türkçemizdeki deniz kelimesi malumunuz olduğu üzere Eski Türkçe tengiz sözcüğünden gelir ki bu da Tengir’e dayanır. Hatta Macarcada hâlâ tenger olarak kullanılır. Bu kelime size tanıdık gelecektir. Çünkü Eski Türkler, Tanrı’ya da Tengri derlerdi. Bunların ikisi aynı köktendir. Hemen aklınıza Eski Türklerin belki de izini süremediğimiz çağlarda bir deniz halkı olabileceği ihtimali geldi değil mi? Gelsin lütfen. Bu fikir heyecan verici. Ya da belki büyük ve mavi olan her şeye aynı adı veriyorlardı, kim bilir?