Seyir Derneği ve Ayvalık Belediyesi’nin katkılarıyla bu sene beşincisi gerçekleşen Ayvalık Film Festivali hem nitelikli film seçkisi hem de yerleştiği, komşuluk ettiği mekânların güzelliğiyle, yaydığı neşe ve açtığı diyalog alanıyla her yıl olduğu gibi yine derin bir nefes aldırdı -bana ve muhtemelen dahil olan herkese-. Direktörü Azize Tan, koordinatörü Merve Genç, konuk ağırlamadan Yaren Esin ve bütün emeği geçenlere teşekkürlerle festivalden üç film hakkında konuşalım.

Amarga Navidad / Buruk Noel

Yönetmen: Pedro Almodóvar

Almodóvar sinema seyircisi için bir safe place; bir kısmımız için, hâlâ. Her filminde birer karakter olarak tasarladığı büyülü mekânları; bir kase gazpacho, bıçağa bulaşmış kan damlaları ya da salonun ortasındaki koltukta patlattığı kırmızısı; anneleri, kuirleri, kıyıda köşede kalmışları kucaklarken imtiyazlı kişilerin içsel çatışmalarını da anlayan hikâyeleri; tutku ve şiddet arasındaki muğlak bölgeleri araştırırken spreylenmiş parfüm gibi havaya sinen çekici tekinsizliği; bunlara eşlik eden kavurucu İspanyol müzikleriyle… Onun sinemasına özgü unsurlar, çoğumuzun sinema denen şeyle kurduğu bağı kuvvetlendirdi zamanında. Fakat uzun soluklu her yolculukta bir noktada benzin azalıyor. Aşkın zamanla irtifa kaybetmesi gibi doğal bir şey bu. Almodóvar da buna bir önlem olarak son yıllarda, yönetmenliğiyle hesaplaştığı, merkezine kendine benzer karakterler koyan senaryo oyunlarıyla inşa ettiği bir sinema üretmeye başladı. Söylentiye göre Amarga Navidad’ın tohumunu, yönetmenin bir önceki filmi The Room Next Door’un hazırlığı sırasında yapımcısıyla arasında geçen bir etik tartışma atmış: Hayatla sanat arasındaki çizgi nerede çekilir? Amargo Navidad 2004’te, noel öncesinde yasla, panik atakla, kurtarıcılık rolüyle, aşkla sınanan reklam yönetmeni bir kadın ve onu kâğıt üzerinde yaratan bir auteur’le tanıştırıyor bizi. Bir filmin yazılış süreciyle ortaya çıkan kurmaca dünyası arasında gidip geldiğimiz izleği takip etmek yer yer zevkli olsa da dakikalar ilerledikçe bu iç içe geçik kurguya dair tercihler yoruculaşıyor. Bunun tetikleyicilerinden biri de volümü ve gerginliği film boyunca nadiren azalan müzik. Hâlbuki bir anksiyete krizi esnasında çıplak sesle söylenmiş içli bir şarkı duymak kaygının sahibine ne kadar iyi gelirse bir filme de nefeslenecek birden fazla alan bırakmak o kadar iyi gelebilir, seyirciyi içinde bulunduğu ana çekebilir. Yine de Amargo Navidad, sırf o sahne için bile izlenir. Şarkının adı “Las simples cosas”, Amaia söylüyor; arkanıza yaslanıp gözlerinizi kapatıp bir dinleyin bence.

Le journal d’une femme de chambre / Bir Oda Hizmetçisinin Güncesi

Yönetmen: Radu Jude 

2021 yapımı Babardeala cu bucluc sau porno balamuc / Kaçık Porno filmiyle 71. Berlin Film Festivali’nden Altın Ayı’yla dönen Rumen yönetmen Radu Jude’nin son numarası. Jude bu kez Octave Mirbeau’nun, Fransız bir çiftin evinde çalışan göçmen bir hizmetçinin hikâyesini anlattığı 1900 tarihli aynı adlı romanını şahsına münhasır abartılı satiriyle sinemaya uyarlıyor. Ülkesinin başkenti Bükreş’i bile görmemiş Gianina, küçük kızını daha iyi şartlarda yetiştirebilme umuduyla ondan ayrı kalmayı göze alarak bir zengin evinin işlerini görmek, ailenin çocuklarına bakmak için Bordeaux’ya gidiyor. Perdeye “bembeyaz” olmanın kibri yansırken seyircinin zihninde -yönetmenin deyimiyle- “bizi başkalarının arzusu için pasif birer araca dönüştüren kapitalizm”in ipliği pazara çıkıyor (kim bilir kaçıncıya). Yalnızca o da değil tabii; hem ucuz iş gücünden başka bir şey olarak görülmeyen; varlığı, duyguları yok sayılan, sömürülen kadınlarla hem de annelik rolünün baskısıyla derin bir empati kurmamızı da sağlıyor Le journal d’une femme de chambre. Radu Jude anlatmak istediğini karşıya geçirmek konusunda oldukça mahir bir yönetmen; özellikle diyalog yazımında çok güçlü. Ancak -her ne kadar imzası olmuş, ilkel arzulara yaslanan kaba komediyi etkileyici bir biçimde kullansa da- biçimsel tercihlerinin, eklediği tekrarlara dayalı katmanların kimileri bazen ritmi sarsıp odaktan çıkarabiliyor izleyeni. Bunun tam aksine, bir masal sahnesi de tüm dikkati geri toplayabiliyor; masal ne kadar güçlü bir anlatım aracı. Gianina’nın günlüğünün parçalarını oluşturan video kesitleri, FaceTime görüntüleri de öyle. Bütün bu unsurların yanında yönetmenin bir “hizmetçi”yi kendi ülkesiyle, nazik maskesi altındaki büyüklenmeciliğin farkında bile olmayan “patron”larını ise AB ile mecaz ederek kurduğu yapı tıkır tıkır işliyor. 

Everytime / Her Defa

Yönetmen: Sandra Wollner

Sadece görsel ve işitsel uyaranlar kullanmasına rağmen tüm duyulara, duygulara, ruha işleyen filmlere belli bir mesafe alıp birilerine anlatmak biraz komplike bir iş. Everytime da onlardan biri benim için zira izlememin üzerinden bir hafta geçmiş olsa da hâlâ peşimden geliyor. Sanki bitmemiş gibi; benim zihnimde, benim hikâyemde, arkada bir yerlerde yaşamaya devam ediyor. Bunu en son Charlotte Wells’in Aftersun’ında (2022) tecrübe etmiştim ama oraya sonra geleceğiz. Avusturyalı yönetmen Sandra Wollner bu son harikasında, ani bir kaybın ardından geride kalanların neyin içine düştüğünü, nasıl deneyimlerden geçtiğini takdire şayan bir duyarlılık, incelik ve yaratıcılıkla aktarıyor. Bu senenin Cannes Film Festivali’nde Belirli Bir Bakış Ödülü’nü kucaklayan film, açılış sekansından itibaren kurduğu büyüleyici görsellikle seyirciyi her saniye bir vakum gibi içine çekerken; yasın döngüselliğine, azaldı zannederken “her defa” aynı şiddette vurmasına, dijital çağda ölümün bağlamının değişmesine, gidenlerin birer hayalete dönüşmesine bir anne, küçük kız kardeş ve sevgili üzerinden bakıyor. Dronelar, mesajlar, videolar karakterleri; bir daha hiç konuşamayacakları, sarılamayacakları sevdiklerinin bir anlamda her zaman orada olduğuyla, geri çağırılabileceğiyle yüzleştiriyor. Minecraft evreniyle gerçek dünya birleşiyor. Suyun yaşam ve ölümle; gün batımının vedalarla kurduğu bağın hissettirilme biçimi seyirciyi koltuğuna mıhlıyor. Tüm bunlar Tenerife’de bir otelin deniz kıyısında cereyan ederken Aftersun’ın da görüntü yönetmeni olan Gregory Oke; tuhaf, davetkâr, ürpertici bir his bulutuyla kaplıyor etrafınızı. Yalnız iki filmin yası ele alış biçimi aslında birbirinden oldukça farklı. Duyusallıkları kuruyor aralarındaki yakınlığı. Türkiye’de festival sezonu yeni açıldı ama Everytime muhtemelen, sinema açısından görece kurak geçen 2026’nın en etkileyici filmlerinden biri. Perde kararınca “Yaşasın sinema” coşkusunu yaşamak için lütfen yakalayın.