18 Temmuz 1936’da milliyetçi güçlerin Cumhuriyetçi yönetime karşı başlattığı askeri kalkışma, İspanya’yı kanlı bir iç savaşa sürükledi. Savaş sadece askeri bir çatışma olarak kalmadı; ressam Ramón Acín, feminist arşivci Juana Capdevielle ve fotoğrafçı Gerda Taro gibi ülkenin entelektüel hafızasını oluşturan pek çok önemli isim savaş sırasında katledildi. Kayıtlara göre ülkede bugün hâlâ 3 binden fazla toplu mezarda naaşları çıkarılmayı bekleyen yaklaşık 120 bin kurban bulunuyor. Bu facianın en yürek burkan kayıplarından biri, savaşın henüz ilk haftalarında kurşuna dizilen Endülüslü şair, ressam ve oyun yazarı Federico García Lorca’ydı. Lorca, İspanya için yalnızca evrensel bir şair değil; halk vicdanının en güçlü sesiydi. Kurşuna dizilerek öldürülmesinin üzerinden geçen 90 yıla rağmen şairin yarım kalan hayatı, sevenleri tarafından gün yüzüne çıkarılan yeni keşiflerle aydınlatılmaya devam ediyor. Bunlardan en çarpıcısı Lorca’nın meşhur “Karanlık Aşk Soneleri” eserine ilham verdiği düşünülen gizli aşığına yazdığı son mektuptu:

“Seni çok sık düşünüyorum, bunu sana söylememe gerek kalmadan da biliyorsun ancak sessizliğin içinde ve satır aralarında sana duyduğum tüm sevgiyi, kalbimde biriken tüm şefkati okumalısın.”

Bu satırların alıcısı, o dönem henüz 16 yaşında bir öğrenci olan ve ilerleyen yıllarda Albaceteli bir gazeteci ve sanat eleştirmeni olarak tanınacak olan Juan Ramírez de Lucas olduğu düşünülmekte. Tam 70 yıl boyunca özenle gizlenen bu mektup ve ardındaki hüzünlü hikâye, ancak onun ölümünden iki yıl sonra, 2012’de kamuoyuyla paylaşıldı. Hayatını Lorca’yı araştırmaya adamış yazar Pepa Merlo ve sanatçı Miguel Poveda’nın doğrulamasıyla ortaya çıkan yayımlanmamış şiirler, Las Cosas Del Otro Lado adıyla edebiyat dünyasına kazandırıldı. Şairin trajik ölümü sinema için de ilham kaynağı olmayı sürdürüyor. Geçmişte Andy Garcia’nın başrolünde yer aldığı Muerte en Granada (1996) ve şairin Salvador Dalí ile gençlik yıllarına odaklanan Little Ashes (2008) gibi filmlerle ekrana taşınan Lorca, son olarak Cannes Film Festivali’nde En İyi Yönetmen ödülünü kazanan Los Javis imzalı La Bola Negra ile beyaz perdede yeniden yankı buldu. Fernando Franco’nun 2027’de vizyona girecek yeni biyografik filmi ise şairin son günlerini ve iç dünyasını anlatmaya hazırlanıyor. Şairin mezarı hâlâ bulunamamış olsa da gün yüzüne çıkan her yazısı, hâlâ sahnelenen oyunları ve sinemaya aktarılan her hikâyesi, Lorca’yı yaşatmaya devam ediyor.

Lorca’nın yaşamından satır başları

Granada yakınlarındaki Fuente Vaqueros kasabasında doğan Lorca, Granada Üniversitesi’nde hukuk eğitimine başlasa da resme ve şiire duyduğu ilgi nedeniyle bu bölümü yarıda bırakarak tamamıyla sanata yöneldi. Şiir anlayışı ise o dönemin şairlerinden çok farklıydı; “Şiir okunmak içindir, kitaba girdi mi ölür” diyerek eserlerini henüz basılmamışken Madrid’in farklı köşelerinde Orta Çağ ozanları gibi kendi okuyordu. Bu sayede şiirleri hiçbir kitabı yayımlanmadan önceki iki yıl içinde tüm sanat çevrelerinde kulaktan kulağa yayıldı. İlk basılı eseri ise 1918 tarihli İzlenimler ve Manzaralar oldu. 1919’da Madrid’e taşınan Lorca; Salvador Dalí, Luis Buñuel, Rafael Alberti ve Juan Ramón Jiménez gibi isimlerle bir araya gelerek “27 Kuşağı” (Generación del 27) adıyla anılan avangart sanat grubunda yer aldı. Sürrealizm akımından derinden etkilenen şair; eserlerinde İspanyol folkloru, Çingene kültürü, romantik trajedi ve cante jondo (derin şarkı) unsurlarını harmanladı. 1928’de yayımlanan Romancero gitano (Çingene baladları) ona büyük bir ün kazandırdı. Babasını zar zor ikna ederek dil öğrenmek için gittiği New York’ta, Harlem’deki Afro-Amerikan ilahileri ile İspanyol halk müziği arasında bağ kuran sanatçı, sanatsal ilhamın ve tutkunun gizemli gücünü ifade eden “duende” kavramı üzerine unutulmaz konferanslar verdi. 1930’da kurduğu gezici tiyatro topluluğu La Barraca ile Kanlı Düğün (Bodas de sangre) gibi oyunlarını kasaba meydanlarında sahneledi. Lorca, İspanyol İç Savaşı’nın patlak vermesiyle birlikte milliyetçi Franco güçlerinin doğrudan hedefi hâline gelse de sol görüşlerini ve cinsel kimliğini baskılara rağmen gizlemeyi reddetti. Ağustos 1936’da tutuklanan ve kısa süre sonra kurşuna dizilerek idam edilen Lorca’nın naaşı, İç Savaş döneminde katledilen 120 binden fazla kurban gibi toplu mezarlarda kaldı ve hâlâ bulunamadı. Ancak aradan geçen onlarca yıla rağmen gün ışığına çıkan her yeni el yazması, Lorca’nın kitaba ve zamana sığmayan sesinin hâlen canlı olduğunu gösteriyor.