“Sinemanın, insanın kendisi ve kendisi gibi insanlar hakkında konuşmasını sağlayan muazzam bir güç olduğunu anladım” diyordu Tony Gatlif, İkinci Dünya Savaşı’ndaki Roman soykırımını anlatan Korkoro (2009) filminden önce verdiği bir röportajda. Kendisini en başta sinemaya iten bu farkındalık olmuştu. “Sonra sanatı, bir savunucu ve koruyucu olarak görmeye başladım; söz hakkı tanınmayan ve kendilerini ifade edemeyen insanları anlatacak bir sinemanın peşine düştüm.” Berberi bir babanın ve Endülüs kökenli Roman bir annenin çocuğu olarak Cezayir’de dünyaya gelen ve Cezayir Bağımsızlık Savaşı’ndan sonra Fransa’ya göçen Gatlif; bu gayeyle başladığı sinema yolculuğunun sonunda, belki de yeryüzünde kendilerine söz hakkı verilmeyen tek topluluk olan Romanların sinemadaki en büyük ozanına, Homeros’una dönüştü.

Gatlif, Fransa’da yaşamasına ve sinema üretimini orada gerçekleştirmesine rağmen Fransa başta olmak üzere ülke sinemalarının sınırlarını aşan, beynelmilel bir yönetmen. Yersiz yurtsuzluğu nedeniyle gökyüzünün altındaki her yerde kendini evinde hisseden Gatlif’in sineması da tıpkı Roman kültürü gibi tüm engelleri aşarak dünyaya yayılmış durumda. Tony Gatlif, kariyerinin başından sonuna Roman kültürünün, müziklerinin, şarkılarının, danslarının; acılarının, trajedilerinin, kırımlarının ve kırıklıklarının peşinden gitti.

Bütün filmografisi Romanlarla, müzikle, dansla ilgiliydi: İlk filmi Corre, gitano’da (1982), Franco diktatörlüğünden yeni çıkan İspanya’da, dünyaya Latin dansı olarak ihraç edilen flamenkonun Roman orijinlerine trajik bir hikâyeyle dokundu. Latcho Drom’da (1993) Racastan’dan Mısır’a, İstanbul’dan Romanya’ya, sonrasında bütün Avrupa’yı katederek Endülüs’e kadar ulaşan Romanların tarihsel göç rotasında dans ve müziğin eşlik ettiği bir yolculuğa çıktı. “Romanların konuşma hakkını konuşulan dile başvurmadan, müzik ve şarkı aracılığıyla vermek için yaptım” dediği Latcho Drom, Roman topluluğunu dahi aşarak güzergâhındaki coğrafyaların ve halkların kolektif hafızasını yansıtan, sonraki kuşaklara ilham veren bir şahesere dönüştü.

Diğer başyapıtı Gadjo Dilo’da (1997) babasının dinlediği Nora Luca isimli Roman şarkıcının izinden Romanya’ya giden bir Fransız gencin, Gatlif’in alter egosunu yansıtan favori oyuncusu Romain Duris’nin gözünden Roman dünyasına en sahici ve içli bakışlardan birini attı. Zano ve Naima’nın ata yurdu Cezayir’e yaptığı yolculuğu anlatan Exils (2004), “Yarı Çingeneyim, yarı Cezayirliyim, dolayısıyla ebedi sürgünüm” diyen Gatlif’in bir nevi eve dönüşünü temsil ediyordu. Indignados (2012) filmi Avrupa’da ayaklanan insanların ve kapitalizme karşı duran sokakların sesi oldu; kendi ifadesiyle “sefaletin müziğini” yaptı. Geronimo’da (2014) çok sevdiği ve bir filmine dahil etmeyi arzuladığı Türk müziğini İspanyol müziğiyle harmanladı. Djam (2017) ile Ege’nin iki kıyısı arasında, Yunanistan’dan Türkiye’ye yaptığı yolcukta, “kurulu düzeni, hakimlerin ve mahkemelerin adaletini reddeden, asi bir müzik” diye nitelediği rebetikodan ilham aldı.

“Bir miras gibiydi ama vasiyetimi yazmıyordum” dediği Ange’de (2025) 40 yıldır biriktirdiği, daha önce kimsenin duymadığı müziklerle ve seslerle dolu müzikal hazinesini son kez filme aktardı. Kendisini “gezgin ve sürgün” olarak gören Gatlif’in filmlerinde müzik sadece bir sanat biçimi değil, insanları bir araya getiren ve yolculuğu mümkün bir vasıta olagelmiştir. “Sürgünler, ülkelerini terk edip başka bir ülkeye giderken yanlarında ne getiriyorlar? Neredeyse boş bir bavulla varıyorlar fakat kültürleri, müzikleri, bilgi birikimleri yanlarında oluyor. Çünkü topraklarından sadece müzikleriyle ayrılıyorlar” diyen Gatlif’e göre müzik; bireysel ve toplumsal olarak edinilen tüm tecrübeleri kuşaktan kuşağa ve coğrafyadan coğrafyaya aktarmaya yarıyor.

Müzikler, şarkılar, sesler, danslar, eğlenceler… Tony Gatlif filmlerinden bahsederken hep bu kavramları konuşuyoruz. Romanların, sürgünlerin, yersiz yurtsuz göçebelerin eğlence dolu toz pembe hayatları olduğu için mi? Elbette hayır. Gatlif biliyor ki ideolojiler, rejimler, iktidarlar, çağlar ve coğrafyalar değişse bile Romanların kaderi değişmiyor. Paylarına düşen her zaman sürgün, dışlanma, ötekileştirme ve kırım. Fakat şiddet karşıtı bir yönetmen olarak şuna inanıyor: Sinema sanatı, ne amaçla olursa olsun, şiddeti her zaman fotojenik ve estetik gösterir. Bu nedenle Gatlif, Romanların maruz kaldığı soykırımı anlatırken bile şiddeti doğrudan göstermek ve izleyiciyi şiddetle baş başa bırakmak yerine, şiddet hakkında düşünmelerini sağlayan alternatifler üretti. Şiddeti çıkarıp yerine “Roman nüfusunun varlığını sürdürebilmesi için” vazgeçilmez ve birbirinden ayrılmaz gördüğü iki olguyu koydu: Romanların yaşama isteği ve özgürlüğe duyduğu özlem.

Bir tarafta dehşet, bir tarafta yaşam varken Tony Gatlif her zaman ikincisini; hayatı sevmeyi ve yaşama inanmayı seçti. Yolu ve yolda olmayı seven yönetmenin ebedi bir sürgün olarak çıktığı son yolculuğundan geriye, dayanılmaz olanla başa çıkmakta zorlanan herkese yetecek bir külliyat kaldı. Onun bu dünyadaki yolculuğu bitti ama yolda olan, yolculuğu süren bizlere filmleriyle eşlik etmeye devam edecek.