Akıllı telefonlar hayatımızın merkezine yerleştiği günden beri cebimizde sürekli titreşen bir görünmez el var. Bu el bizi zaman zaman panik, zaman zaman da keyif dolu anlara götürüyor. İşte bu duygu karmaşasının tam ortasında iki temel kavram duruyor: FOMO (Fear of Missing Out) yani “bir şeyleri kaçırma korkusu” ve onun tam tersi olarak JOMO (Joy of Missing Out) yani “bir şeyleri kaçırmaktan keyif almak.”

FOMO, ilk başta somut dünyadaki sosyal olayları kaçırma korkusu için kullanılsa da artık her şey gibi o da dijital dünyaya taşınıp yeni bir anlam kazandı. “Telefona bakmazken güzel bir şeyleri kaçırıyorum” hissi insanlarda sürekli olarak sosyal medyada gezinme ve yeni eklenen şeyleri kontrol etme isteği yaratıyor. TikTok’tan çıkıp Instagram’a, oradan X’e, sonra tekrar TikTok’a şeklinde ilerleyen uzun saatler, kullanıcılarda ciddi bir internet ve ekran bağımlılığı yaratıyor.

JOMO ise bu dijital kaostan uzak kalmanın verdiği keyif için kullanılıyor. Belki birkaç saat, belki de bir tam gün istenilen şeyi yaparken ekrana bakmak ya da sosyal medyayı kontrol etmek zorunda hissetmemenin getirdiği hafiflik… Üstelik bunun için illa kitap okumaya ya da yeni bir şeyler üretmeye gerek yok. IPB Üniversitesi’nden Dr. Annisa Utami Seminar’ın belirttiği gibi JOMO, sosyal medyadan tamamen uzak yaşamak değil; onu istediğin kadar kullanabilme özgürlüğü. İki kavram birbirinin tamamen zıttı gibi görünse de aslında aynı insanın içinde birlikte var olabilir. Sabaha kadar sosyal medyada gündem takibi yapan biri, ertesi gün telefonunu sessize alıp kahvesini yudumlarken JOMO’nun sunduğu o tatlı zihinsel berraklığı tadabilir.

FOMO bizi nasıl tutsak ediyor?

FOMO’nun kaynağı, insanlığın evrimsel süreçten getirdiği “sürüden ayrı kalma” ve “topluluğun dışında tutulma” gibi sosyal korkulara dayanır. Nitekim hepimizin kullandığı sosyal medya uygulamalarının algoritması da bunları kullanarak tasarlanmıştır. Herkesin mutlu, keyifli, başarılı ve eğlenceli gözüktüğü bu dünyadan biraz uzak kaldığımızda cebimizdeki dostumuzdan hemen bir uyarı geliyor: “X hikâyesine ekleme yaptı.” Çünkü algoritma bizim ekrandan ayrılmamızı hiç istemiyor. O yüzden bazen küçük bildirimlerle, bazen de hep hoşumuza gidecek şeyleri karşımıza çıkararak bizi ekran başında tutmaya çalışıyor. Bu durum, kendi sıradan gerçekliğimizi başkalarının parlatılmış anlarıyla kıyaslama tuzağına düşmemize, sürekli bildirimleri kontrol etmek istememize, hayali titreşim sendromuna ve kronik bir “geride kaldım” hissi yaşamamıza neden oluyor. Zararları ise yalnızca zaman kaybıyla sınırlı değil; odaklanma güçlüğü, stres, uyku bozukluğu, zihinsel yorgunluk ve gerçek dünyadaki ilişkilerden kopma gibi ağır faturalar ödetiyor.

İnternete erişim kesildiğinde yaşanan o anlık çaresizlik ve kaygı, FOMO’nun insan zihnini nasıl bir prangaya mahkûm ettiğinin en somut kanıtı. Dopamini sosyal medyadan almaya alışan beyin, dijital akıştan uzak kaldığında dünyadan kopmuşluk hissine kapılıyor.

Fişi çekmenin dayanılmaz hafifliği

Tüm bu dijital karmaşanın ortasında JOMO, insanlara nefes alacak alan açıyor. FOMO’nun getirdiği kaygı ve sürekli yarış hâlinin aksine JOMO; özgürlük, zihinsel dinginlik ve öz farkındalıkla ilişkilendiriliyor. Üstelik JOMO, tamamen dış dünyadan habersiz kalmak değil, dikkati gerçekten hak eden şeylere yöneltmek. Ekran süresine sınır koymak ya da hafta sonu sosyal medyaya kısa bir ara vermek, JOMO’yu gündelik hayata taşımanın en basit yollarından.

JOMO’nun getirileri oldukça somut: Daha düşük stres seviyesi, daha anlamlı ilişkiler, daha güçlü bir odaklanma becerisi, anı gerçekten yaşayabilmek ve tabii ki sürekli yeni bir şeyler almak zorunda hissetmemenin getirdiği kâr. Günün sonunda her trendi takip etmek, her akıma uymak, her popüler videoyu izlemek ya da her gruptaki sohbeti anlık olarak yakalamak zorunda değiliz. Kendimize “Bu bilgi benim hayatıma gerçekten ne katıyor?” ya da “Şu an bunu görmek bana ne hissettiriyor?” diye sorabildiğimizde, dijital dünyayla aramıza küçük ama gerekli bir mesafe koyabiliyoruz. JOMO tam olarak burada başlıyor diyebilir miyiz: Bir şeyleri kaçırmanın aslında hayatı kaçırmak olmadığını fark ettiğimiz o yerde.