Sakıp Sabancı Müzesinin düzenlediği Müzede Sahne, 10. yılında “Oyunlarla Dönüşüm” temasıyla gerçekleşecek. Ayşe Draz’ın sanat yönetmenliğinde hazırlanan program; tiyatro, performans, dans ve atölyeleri müzenin bahçesine ve farklı mekânlarına taşıyacak. Programın ana sahnesinde, yani Fıstıklı Teras’ta son dönemin başarılı oyunları yer alıyor.
Program, 27 Ağustos’ta Onur Ünsal’ın Fransız yazar Édouard Louis’nin annesinin hikâyesini anlattığı Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri’yle başlıyor.

2025 Afife Tiyatro Ödülleri’nde Yılın En Başarılı Genç Kuşak Sanatçısı seçilen Mine Nur Şen’in tek kişilik performans sergilediği Yıldız, 28 Ağustos’ta seyirciyle buluşacak.
Fiziksel Tiyatro Araştırmaları’nın uzun soluklu işi Şatonun Altında da programda yer alıyor.

Spekülatif kurgu türündeki oyun 2025 Afife Tiyatro Ödülleri’nde Cevat Fehmi Başkut Özel Ödülü’nü alan, distopik bir dünyayı seyirciye anlatan 9/8’lik Kıyamet, programın son oyunu.
Bahçeye yayılan etkinlikler arasında ise Fuayede Karşılaşmalar, Şâzân Meclisi, Yakın Zamanın Kaybı ve Begüm Erciyas’ın Letters from Attica (Attika’dan Mektuplar) adlı çalışması yer alacak. Etkinliklere Sakıp Sabancı Müzesinin web sitesinden başvuru yapabilirsiniz.
Çocuk ve yetişkinlere yönelik atölyeler de festivalin bir parçası. Bu yıl eş zamanlı devam eden Yoko Ono: İçses ve İçyapı sergisi de ziyarete açık. Beden, ses, mekân ve seyirci katılımı ekseninde şekillenen Müzede Sahne’nin biletleri Biletinial’da.
Dört günlük program öncesi Sanat Yönetmeni Ayşe Draz’a sorduk.

Dört yıldır etkinliğin sanat yönetmenisiniz. Bu dört yılın sonunda geriye dönüp baktığınızda, Müzede Sahne’nin nasıl bir dönüşüm geçirdiğini düşünüyorsunuz?
Bir merdiven basamağının, bir terasın hatta kuytu bir köşenin bile sahneye dönüşebileceğini deneyimlemiş olmanın getirdiği farkındalıkla ve seyircinin salt izleyen değil, seyri birlikte kuran biri hâline gelmesiyle Müzede Sahne’nin bir ortak seyre, kendi kolektif hafızasını oluşturan bir yolculuğa dönüştüğünü düşünüyorum. Benim dört yıl önce yola çıkarken taşıdığım merak ise heyecanını kaybetmeyen bir sorumluluğa dönüştü.
Bu yılın teması “Oyunlarla Dönüşüm.” “Oyun” sizin için burada ne ifade ediyor? Oyunun dönüştürücü gücünü biraz açar mısınız?
Oyun, dünyanın olduğu gibi kalmak zorunda olmadığını hatırlatıyor bize; alternatif gerçekler prova etmemizi sağlıyor ve kuralların yeniden yazılabileceğini gösteriyor. Performans da tam bunu yapıyor: Seyirciyi bir oyuna davet ederek bazen küçük bir farkındalıkla, bazen büyük bir sarsılmayla dönüştürüyor. Ben de bu yıl büyük, gösterişli bir dönüşüm vadetmiyorum; sadece oyunsu kalabilmenin kendisinin bir direniş biçimi olduğunu hatırlatan bir davet bırakıyorum meraklısına.
Müzede Sahne’nin en önemli özelliklerinden biri, tiyatroyu alışılmış sahne düzeninden çıkarıp bahçeye, merdivene, fuayeye, müzenin farklı alanlarına taşıması. Mekânın değişmesi, sizin sahneleme ve seyirciyle ilişki kurma biçiminizi nasıl değiştiriyor?
Müzede Sahne’de bir işi bahçenin içine, açık havaya yerleştirdiğimde seyircinin yürüme hızı, ağaçların hışırtısı, Boğaz’ın sesi ve güneşin batış saati bile sahnelenen performansın bir parçası olabiliyor. Ben de kendi sahnelemelerimde mekânı performansla birlikte nefes alan bir ortak gibi görüyorum çoğunlukla ama bazen mekânın sessiz, ön plana çıkmayan bir ortak olmasını da tercih ediyorum; bu, üzerinde çalıştığım projeye göre değişiyor.

Bir röportajınızda “performansın yaşayabileceği alanların sandığımızdan çok daha geniş olduğunu” söylüyorsunuz.
Bence performans, eleştirel bir mesafeyle bakabildiğiniz her yerde başlıyor; sınırı çizen mekân değil, bakış. Ama bu tek taraflı olmuyor, seyirci de sanatçının davet ettiği şekilde bakışa ortak olmayı kabul etmeli, çerçeveyi birlikte kurmalı. Bazen bu bir göz teması kadar basit, bazense sesle, kokuyla kurulan bir davet. Seyirci gözünü, kulağını, merakını çektiği an, ya da sanatçı kendisini çerçevenin dışına çıkardığı o an orada biter.
Bu yıl programda tiyatronun yanı sıra performans, dans, ses, koku, atölyeler ve farklı disiplinler var. Sizce iyi bir festival programını oluşturan şey çeşitlilik mi yoksa bütün bu işlerin birbirleriyle kurduğu ilişki mi?
Bence çeşitlilik olmadan program tekdüze kalır ama aralarında ilişki kurulamazsa da sadece gürültü yaratır. Ben programı oluştururken hep aynı soruyu farklı dillerden soran işlere yer vermeye çalışıyorum; mesela bu sene bedenin dönüşümünden sesin dönüşümüne uzanan bir izlek kurarak çeşitliliği dağınıklığa değil bir bütünlüğe, bir melodiye çevirmeye çabaladım.