Dünyanın herhangi bir ülkesine gittiğinizde şehrin en merkezî noktasında hep aynı binayla karşılaşırsınız; büyük bir tren garıyla. Hem yakın şehirlere hem şehrin farklı yerlerine hem de çok uzaklara tüm trenler oradan hareket eder. Hatta bazı kentlerde bu garların içine otobüs garları da eklenir. Ben dünyanın neresine gidersem gideyim, mutlaka o şehrin tren garını gezerim. İflah olmaz bir tren âşığı olmamın da bunda payı var. Çocukluğu Yenikapı– Samatya istasyonları arasındaki raylarda oynayarak geçmiş bir tren yolu çocuğu olarak bu durum çok normal elbette. Ama ben sadece trenler için gitmem o garlara. Bir kafeye oturup insanları seyretmeyi çok severim mesela. Yolculuk için heyecanlı olanlar, hiç seyahat etmek istemeyen ve ağlayan çocuklar, valizlerini taşırken zorlanan ve değişik dillerde sürekli bozulan o valiz tekerleklerine küfredenler, yolcu bekleyenler, trenden indikten sonra kendilerini bekleyenleri meraklı gözlerle arayanlar, bulamayınca üzülenler, görünce koşa koşa gidip sarılanlar…
Bir sinema filmi izler gibi izlerim, büyük tren garlarında akıp giden yaşamı. Hem o ülke ve insanıyla ilgili birçok şey öğrenirim hem de trenlere olan özlemimi gideririm. Neden özlem duyduğumu birazdan anlatırım ama onu anlatmadan önce başka ülkelerde bu merkezî tren garı işinin sebebini açıklayayım.

İlkokul altıncı sınıfa giden bir çocuğun da tahmin edebileceği gibi tren garlarının şehrin en merkezî yerine yapılmasının sebebi herkesin gara ve şehrin en merkezî noktasına ulaşabilmesini sağlamaktır. Geldikleri yerden şehrin merkezî noktasına ulaşanlar buradan başka ulaşım araçlarına transfer olurlar. Berlin, Paris, Londra, Budapeşte, Sofya, Tokyo ve İstanbul gibi dünyanın birçok şehrinde durum böyledir. Ama bu şehirlerle İstanbul’un bir farkı vardır ve o fark bizi trensiz bırakmaktadır. Çünkü İstanbul’daki merkezî tren garları Haydarpaşa ve Sirkeci ki kendileri dünyanın en güzel garları arasında sayılabilir fakat diğer şehirlerdekilerin aksine ikisi de yıllardır kullanılmamaktadır. Memleketi beton dökülebilecek potansiyel bir toprak alanı olarak gören zihniyet, elinden gelse garları da yıkıp yerine rezidans falan yapmak ister aslında ama o kadarını yapamadılar. En azından şimdilik.
Ama her iki garı da önce yıllarca atıl bıraktılar. Buna da restorasyonu bahane ettiler. Haydarpaşa Garı mesela. İstanbul’un
Anadolu’ya açılan kapısıdır. Tüm filmlerde İstanbul sahnesi Haydarpaşa Garı’nın merdivenlerinde başlar. Sadece filmler mi?
Bu ülkenin, Türkiye Cumhuriyeti’nin hikâyesi de o merdivenlerde başlar. Mustafa Kemal, Anadolu’dan İstanbul’a gelip işgal gemilerinin demirlediği Boğaz’ı görüp önce “Keşke hiç İstanbul’a gelmeseydim” der ve ardından yanındakilere o unutulmaz sözleri söyler; “Geldikleri gibi giderler”.

Bu sözler de Haydarpaşa Garı’nda söylenmiştir. Bugün özellikle kış mevsimlerinde çok tercih edilen hatta yer bulunmayan Doğu Ekspresi de Haydarpaşa Garı’ndan kalkardı; Denizli’ye giden Pamukkale Ekspresi de. Ankara’ya gün içinde giden Mavi Tren’in dışında gece kalkan Ankara yataklı trenleri de buradan kalkardı; Güneydoğu’daki en uç tren sınırına giden ve Siirt Kurtalan’da biten Güney Ekspresi de. Şimdi bu trenlerin birçoğu yok. Olanlar ise Ankara’dan hareket ediyor. Hızlı tren bile Söğütlüçeşme’den
kalkıyor. Yani belli ki Haydarpaşa Garı’dan tren kalksın istenmiyor. Kültür merkezî olacak deniyor ama belli ki birilerine peşkeş çekilecek. Peki ya Sirkeci Garı? Oranın hikâyesi bence daha da dramatik. İstanbul’u Avrupa’ya bağlayacak bir demir yolu isteyen
Padişah Abdülaziz’e kimse tren yolunun Topkapı Sarayı’nın bahçesinden geçmesi gerektiğini söyleyemediği için yapımı gecikmiş bir gardır Sirkeci Garı. Nihayet birileri cesaretini toplayıp durumu Padişah Abdülaziz’e açınca o da yeniliğe ve teknolojiye karşı olmadığını anlatan o meşhur sözlerini söyler; “Şimendifer geçecekse göğsümden geçsin.”Böylelikle Rumeli’nin ilk demir yolunun ana durağı Sirkeci Garı yapılır ve İstanbul’dan Edirne’ye raylar döşenir. 20 yıl süren inşaat işleri sırasında demir yolu inşaatında çalışan işçiler için Yedikule’de büyük bir şantiye kurulur. Bu şantiye alanı daha sonra TCDD Cer Atölyeleri olur. Yani Cer Atölyesi olan binaların tarihi 1870 yılına dayanır. Peki o atölyelerin yerinde şimdi ne var biliyor musunuz? Bir rezidans projesi. Marmaray inşaatı sırasında altı yıl boyunca tamamen kapatılan bu demir yolu daha sonra sadece Kazlıçeşme–Halkalı arasında hizmete alınır. Yedikule-Sirkeci arasındaki bölüm yani Abdülaziz’in göğsünden geçen yol atıl kalır. Daha sonra 16 milyon insanın yaşadığı bir şehirde asla yapılmayacak bir şey yapılır ve Yedikule-Sirkeci arasındaki iki hattan biri sökülür. Yerine “yürüyüş yolu” yapılır, çok lazımmış gibi. Böyle diyorum çünkü o yolun yanı başında sahil yolu ve o yol boyunca uzayan yürüyüş yolları vardır zaten. Bu hattı böyle öldüren, Cer Atölyeleri’ni satanlar elbette Sirkeci Garı için de benzer şeyler düşünüyordur. Nitekim burası da TCDD’den Kültür Bakanlığına devredilir. Ana istasyon olma özelliği kalmaz. Hatta geçmişte hep Sirkeci Garı’na gelen dünyanın
en meşhur trenlerinden biri olan Orient Express bile buraya gelemez. Paris’ten kalkan Orient Express yolcularını İstanbul’da nerede indiriyor biliyor musunuz? Halkalı İstasyonunda. Avrupa’dan gelen tüm trenler Halkalı İstasyonuna kadar gelebiliyor artık. Dünyanın hiçbir ülkesinin yapamadığını yine yapmayı başarıyoruz. İşler durumdaki ve dünyalar güzeli, göreni hayran bırakan iki tren garını trensiz bırakıyoruz. Aferin bize. Aferin bu işlere karar veren liyakatsiz yöneticilere. Sirkeci ve Haydarpaşa gardır ve gar olarak kalmalıdır.