Şakaklarımda askı mı ne var? Benim mi Allahım bu filtresiz yüz? Ya ışık dolgusunun altındaki mor halkalar? Neden böyle düşman görünürsünüz, yıllar yılı FaceTune’ladığım ekranlar?
-Ben ve Cahit Sıtkı Tarancı (2026 Collab)
Küçükken okul piyesinde prens/prenses rolünü, akça pakça suratlı o velede kaptırdığımız gün. İşte dostlar… O gün; vücut disforimizin başladığı gündür. Ufacık yaşımızda güzelliğin sosyal hiyerarşisiyle tanışır, yeterince al yanaklı olmayışımızın ceremesini çekeriz. “A benim güzel çocuğum’’ şeklinde sıkıştırılıp sevilirken, öğretmenin teki çıkagelir. Sınıfın bebek şampuanı reklamından fırlamışını başrol seçer. Hocan da sana böylesi bir operasyon çeker. İlk “estetik” operasyonun da budur. Neşter çekmeden izi kalır… Taç koyar birinin başına. Eksiklik koyar berikinin içine. Hevesin boğazında kalır… Allah da kahretsin.
Yıllar sonra aynanın karşısında burnunu, çeneni, yanlarını tartarken dolaşırsın o piyesin enkazında. Çoktan kaybedilmiş bir veraset savaşının harabelerinde gezinir misali. Hakkın elinden alınmıştır neticede. Krallık dağılmış, saray yanmış, teba çoktan evine dönmüştür. Bir tek sen kalmışsındır. Çocukluğundan kalma bir taht iddiasını, yüzünün hatlarında aramaya devam ederek. “Oğlunuz size ne kadar da benziyor. Burnu tıpkı sizinkine çekmiş” derler anneme. Yanıtlar: “Teşekkürler, burnumuz gibi doktorumuz da aynı” diye. Gülüşürüz.
Modern rinoplastinin ilk hikâyesi güzellik arayışına dayanmaz; silinme arzusuyla çıkar karşımıza. Zarif bir burun elde etme kaygısı yoktur esasında. 19. yüzyıl sonlarında, daha az Yahudi görünmek, daha kolay karıştığın kalabalığa tekabül eder. O dönemde Avrupa’nın birçok yerinde yüz, toplumsal tasnifin aracıdır. Dümenden antropolojiye sığınılır: Kafatasları ölçülür, burunlar sınıflandırılır. İnsanların birbirinden üstün ya da aşağı olduğuna dair masallar, bu sözde bilime yaslanır. Yalanlar, rakamlara tercüme etmeye koyulur.
Burun estetiğinin mucidi Jacques Joseph beyefendi, yaptığı müdahaleyi “psikolojik ve sosyal rehabilitasyon” olarak pazarlar. Berlin Tıp Cemiyeti’ne de çıkıp bunu oldukça akademik ve müzeyyen cümlelerle arz eder. Referans olarak ise hastalarının “önce-sonra” fotoğraflarını göstererek, “İşte! Bakınız, beyaz Avrupalıya benzeyince ne kadar da mutlu mesutlar” fikrinin altını çizmeyi hedefler. Argümanındaki problem, ayrımcılığı yanlış okumasında değildir. Onu doğal bir çevre koşulu gibi ele almasındadır. Jacques Joseph, toplumun bazı kimlikleri cezalandırdığını kabul eder ve çözümü, bireyi hükme daha uygun hâle getirmekte bulur. Mahkûmun yüzünü değiştirmeye koyulur. Daha az Yahudi… Daha az Ermeni… Daha az İrlandalı… Dışlanma riski harikulade bir müşteri segmenti yaratır. Günümüze kadar gelir. İşin komik tarafına gelecek olursak… Jacques Joseph’in tezini desteklemek üzere teşhir ettiği “önce” fotoğraflarındaki ahali de oldukça keyifli ve mutlu görünmektedir.

6-7 yaşlarında, tüplü televizyon başında, ailemle her pazar ”VAÇUSEY-seeyy” theme song’lu magazini izlerdik. Onu ilk orada görmüştüm. “Ünlü manken Doğa Bekleriz, kepçe kulaklarını Japon yapıştırıcısıyla kafasına yapıştırdı! Hastanelik oldu!” Bu haber, bir eğlence nesnesi olarak “dunkof bir manken işte” suretiyle dolaşıma girdi. Komedi skeçlerine pay; Okan Bayülgenlere peyda edildi. Herkes aynı vakaya bakıp absürtlük görürken ben çok ama ÇOK korktuğumu hatırlıyorum. Çocuk aklımla bu mutabakata bütünüyle iştirak edemezken korkumun sebebini ise yıllar sonra fark ettim. Şuydu: İnsan, bedenindeki bir kusuru putlaştırdığı anda ona kurban vermeye başlıyordu. Vaktini, huzurunu, sağlığını, haysiyetini… Ve kendisini. Ne pahasına olursa olsun.
Bu magazin haberi, ne tuhaftır ki The Substance‘ın finalini anımsatır bana. Elisabeth Sparkle’ın kendini dönüştürme arzusu kontrolden çıkar ve “canavar”laşan çıplak bedeni, milyonların seyrettiği canlı yayında açığa vurur. Bir bakıma Titane‘daki Alexia’yı da hatırlatır bana. Film boyunca ”birinin kayıp oğlu” kimliğine sığmaya çalışan Alexia, Doğa Bekleriz hanımefendi gibi ifşalanır elbet sonunda.
Dönüşümün kendisi kadar onun sürdürülemezliği de çok acı vericidir. Doğa Hanım’ın Japon yapıştırıcısı da bana hep böyle görünmüştür. Yanlışlıkla gündüz kuşağında yayınlanmış grotesk bir body horror sahnesi gibi. Tüyler ürperticidir.
Kendimden ilk kez nefret etmeye başladığımda 12 yaşındaydım. Obezdim. Dayanabildiğim kadar aç kalır; midemin sesini ahlak göstergesi sanırdım. Burnumda bir kambur vardı. Dişlerim ise ağzımın içinde nizama girmeyi reddeden serseriler gibi eğri büğrüydü. Geçer, ayna karşısında kasaplık yapardım. Ellerimle göbeğimi kavrar, etimi sağa sola çeker, bedenimi üzerimden kazımaya çalışırdım sanki. Her çekişimde biraz daha temizlendiğime inanırdım. Burnumun kemerine başparmağımla baskı uygular, kemiğin irade karşısında teslim olabileceğini hayal ederdim. Hilkat garibesi dişlerimi saklayacak gülüşlerin provasını yapardım. Saatlerce. Bunlar, kendime uyguladığım ruhsatsız estetik müdahalelerdi. Bedenimi gözümün önünde söküp yeniden monte ederdim. Biraz buradan eksilt. Biraz şurayı törpüle. Çocukluğumun büyük kısmı, kendimi düzeltmeye çalışmakla geçti. Mükemmel çocuk olacaktım.
20 yaşıma kadar sil baştan inşaa ettim kendimi. Kusurlarımı tasfiye eder etmez ise… Geçmişteki zorbalarımla karşılaştım. Tokalaştık. Beni yıllarca duvardan duvara vuranlar tarafından kabul görmeye başladım. Birlikte bir yemek planı yaptık. Rezervasyonumuza 5 dakika kala restorana vardık. ”Masanız kimin adınaydı?” diye sorduğunda hostes, şöyle cevapladım: Jacques Joseph.