Gheorghita Andreea namıdiğer Balkandreea, Romanyalı bir müzisyen ve içerik üreticisi. Herkesin hayatında en az bir kez duyduğu popüler şarkıları “Balkanize ediyor”; sınırları aşmış tınıları kendi toprağının çeşnisiyle lezzetlendiriyor. Andreea; konsept yaratma becerisi, mizahi yaklaşımı, müziğe duyduğu sevgiyle parlayan gözleri ve stilinin imza parçası olmuş gözlükleriyle de radarımıza girdi. Bir genç kadın düşünün ki ismini duyunca aklınıza direkt yüksek enerji, dans, kahkaha geliyor. Tabii kültürlerimizin benzerliği, Türkiye’deki Balkan kökenli vatandaş nüfusunun yoğunluğu da onunla hızlıca bağ kurmayı kolaylaştırıyor.
Balkandreea, tuşlu enstrümanlarla oynadığı oyunlara yalnızca eğlence için ortak etmiyor seyircisini; pratiğini zaman zaman aktivizm için de kullanıyor. Video serilerinde Romanya’daki kadın cinayetlerine dur diyor, onay kavramına dikkat çekiyor. 2026’da bir Balkan ülkesinde 20’lerini sürmenin ne ifade ettiğini, sevdiği şeyin peşinden koşmanın, çalışmanın, istikrarın sonuçlarını gösteriyor. Andreea’yı daha yakından tanımak istedik; ona çocukluğundan bugüne uzanan sorular yönelttik. Kendisini açık etmek konusundaki şeffaflığı, cömertliği ve sağduyulu yanıtlarıyla gülümsedik.

“Dürüstçe bir şey yarattığınızda onu anlayan birileri mutlaka oluyor. Sadece sizi bulmalarına izin verecek kadar cesur olmanız gerekiyor.”
Müzikle bağ kurmaya başladığını ilk ne zaman hissettin? Büyüdüğün yer ve ailenin müzikle ilişkisi nasıldı?
Müziksiz bir hayatı hatırlamıyorum. Müzikle çevrelenmiş olarak büyüdüm; herhangi bir müzik değil, Rumen halk müziği. Çocukluğumun fonuydu. En mutlu anılarımdan bazıları yılbaşlarına denk geliyor. Romanya’da yılbaşında çocuklar ve gençler -genellikle sadece erkekler- evden eve gezerdi. Dans ederler, gelenekleri sergilerlerdi. Bunun bir parçası olmayı o kadar çok isterdim ki…
Birkaç yıl sonra arkadaşlarımla beraber kendi küçük yılbaşı grubumuzu kurmaya karar verdik. Ben akordeon çaldım. Her şeyin arkasındaki müziktim ve bunun her saniyesini çok sevmiştim. Enstrümanlarımızı taşıyarak iki köyden geçerdik. Akşam eve döndüğümde omuzlarımda akordeon kayışlarının izi olurdu. Bir çocuk için ağırdı ama bırakmayı hiç düşünmedim. Geriye baktığımda o izler neredeyse sembolik geliyor. Müzik her zaman benden bir şeyler istedi ama karşılığında çok daha fazlasını verdi.
Gecenin sonunda kazandığımız parayı bölüşürdük ama önemsediğim şey bu değildi. Aklımda kalanlar; arkadaşlarımla kahkahalarımız, kapılarını açan yabancıların sıcaklığı ve çalmaya başladığımızda yüzlerinde beliren neşe. Bu anlar bana bir şeyi erkenden öğretti: Müzik sadece duyduğumuz bir şey değil. Paylaştığımız bir şey. Büyüdüğüm yerde müzik konserlere veya özel günlere özgü değildi. Futbol oynarken, bisiklet sürerken, mangal yaparken veya sadece dışarıda otururken birileri her zaman bir hoparlör getirirdi. Müzik, sıradan anları anılara dönüştürme yolumuzdu.

Enstrümanlarınla olan serüveninden biraz bahseder misin? Akordeon ve klavye ne zaman girdi hayatına? Onları kendin mi seçtin? Çaldığın ilk şarkıyı hatırlıyor musun?
Akordeonla tanışma hikâyem beni hâlâ gülümsetir. Beş yaşındayken üzerinde akordeon çalan bir figürün olduğu bir küllük görmüştüm. Çok havalı olduğunu düşünüp aileme “Ben de bir akordeon istiyorum!” demiştim; kısa bir süre sonra hediye etmişlerdi. Bu basit çocukluk dileği tüm hayatımı değiştirdi. Önce yerel bir sanat okulunda Rumen halk müziği eğitimi aldım. O yıllar bana sağlam bir temel ve geleneksel müziğe dair derin bir saygı kazandırdı. Ama sonunda merak ağır bastı; dersleri bırakıp YouTube aracılığıyla kendi kendime öğrenmeye baktım. İşte o zaman önümde yepyeni bir dünya açıldı. Artık tek bir stille sınırlı değildim. Bulabildiğim her şeyi dinlemeye ve sırf eğlence olsun diye türlü deneyler yapmaya başladım.
Küçükken çaldığım akordeon neredeyse benden daha büyüktü. Orijinal askıları kocamandı; taşıyabileyim diye ailem onu sırt çantası askılarıyla değiştirmişti. Omuzlarım yorulduğunda daha kolay olduğu için klavyeye geçerdim. Akordeon ve klavye doğal bir şekilde aynı müzikal yolculuğun iki farklı parçası oldu benim için. Biri beni geldiğim yere bağlı tutuyor, diğeri merakımın götürdüğü her yeri keşfetme özgürlüğü veriyor hâlâ. Öğrendiğim ilk parça ise “Ceata lui Pițigoi” adlı bir Rumen çocuk şarkısıydı. O zamanlar müziğin beni nereye götüreceği hakkında hiçbir fikrim yoktu. Sadece çalmaya devam etmek istediğimi biliyordum.
Bugün yaptığın şey bir tür zamanı ve mekânı bükme işi. Gelenekle bugünü, memleketinle dünyanın başka yerlerini buluşturuyorsun. O da işin etki alanını büyütüyor. Sen ne düşünüyorsun, nasıl dönüşler alıyorsun?
Aslında internette kimse duymadan çok önce de şarkıların Balkan versiyonlarını yapıyordum. Romanya halk müziğinin ötesine geçtiğimde pop parçalarını Balkan ritimleriyle çalmaya başlamıştım. Çevremdekiler mükemmel şarkıları mahvettiğimi düşünüyordu ama ben birbirinden tamamen farklı iki dünyanın buluşmasını duymayı çok seviyordum.
TikTok’a ilk girdiğimde sadece Romanya halk müziği paylaşıyordum; bu güvenli geliyordu. Ama her zaman bir şey eksikmiş gibiydi çünkü o, kimliğimin sadece bir yönüydü. Bir gün dedim ki “Bu kadar enerjiyi neden kendimi mutlu etmek yerine başkalarını mutlu etmeye harcıyorum?” Sonra Balkan versiyonlarımdan birini paylaştım, telefonumu kapattım ve uyudum. Ailem kendimi rezil ettiğim için videoyu silmem gerektiğini söyledi, neden içeride güneş gözlüğü taktığımı falan sordu. Hiçbirini dinlemedim.
Ertesi sabah video 1 milyon izlenmeyi çoktan geçmişti. Bunu gördüğüm an, içimde bir şeyleri değiştirdi. Sadece sayılarla ilgili de değil; bu bana, dürüstçe bir şey yarattığınızda onu anlayan birilerinin mutlaka olacağını gösterdi. Bazen sadece sizi bulmalarına izin verecek kadar cesur olmanız gerekiyor. O zamandan beri seriyi devam ettirdim ve tepkiler inanılmaz oldu. En sevdiğim yorum: “Orijinalini artık dinleyemiyorum”. Dünyanın dört bir yanından, özellikle Balkan ülkelerinden mesajlar alıyorum ve insanların yaptığım şeyde kendilerinden bir parça bulduğunu görmek beni çok mutlu ediyor. Bana göre müziğin yapması gereken şey bu. Bize sınırların haritalarda var olduğunu, insanların kalplerinde olmadığını hatırlatıyor.
“Bazen tek bir şarkı, herhangi bir akşam yemeğini bir kutlamaya veya birbirine yabancı insanları arkadaşa dönüştürmeye yeter.”
Balkan ruhunu nasıl tarif edersin? Şarkıları Balkanize ediyorsun, hayatı Balkanize ettiğinde olmazsa olmazlar neler olur sence?
Benim için Balkan ruhu, insanın her şeyi tüm kalbiyle hissetmesiyle ilgili. Yüksek sesle gülmek, kimse istemese bile dans etmek, yaptığın her şeye kalbini koymak ve birlikte olmanın tadını çıkarmak için özel bir nedene ihtiyaç duymamak demek. Balkanlarda müzik, arka plan gürültüsü değildir; insanların aynı masa etrafında toplanmasının sebebidir. Bazen tek bir şarkı, herhangi bir akşam yemeğini bir kutlamaya veya birbirine yabancı insanları arkadaşa dönüştürmeye yeter.
Tarihsel ve ekonomik perspektiften bakınca Balkan halklarının Avrupa’daki, hatta okyanus ötesindeki batılı kardeşlerimizden daha yoksul olduğunu görürüz. Bence Balkan müziği bunu da aşıyor çünkü sınırları unutmanın, birlikte yiyip içmenin ve müzik durduğunda gerçekliğimiz çok farklı olsa bile kraliçeler, krallar gibi hissetmenin bir gücü var.
Biz mutluluğun her şeye sahip olmaktan gelmediğini öğrendik. Mutluluk bazen sadece sahip olduklarınızı paylaşmaktan gelir. Bence Balkan müziğinin gerçek gücü işte burada: Yanınızdaki kişiyle onun geçmişine, etnik kökenine, sosyal statüsüne bakmadan kardeş gibi olabilmekte. Birlikte yemek yersiniz, bugünün tadını çıkarırsınız ve yarını unutursunuz. Hayatı Balkanize ederken kesinlikle müziği, aileyi, arkadaşları, saatlerce süren uzun yemekleri, iyi bir mizah anlayışını ve hayat mükemmel olmasa bile neşe bulma konusundaki inanılmaz yeteneğimizi korurdum.
Türkiye’de ekonomik ve politik koşullar sert. Peki Romanya’da genç olmak hakkında neler söylersin? Gündelik hayatın nasıl geçiyor? Müzik dışında nelerden hoşlanırsın?
Romanya’da genç olmak kendi zorluklarını da beraberinde getiriyor. Birçok genç, okulu bitirdikten sonra ekonomik bağımsızlığını sağlayacak işi bulmakta zorlanıyor. Kira ve yaşam maliyetleri yüksek olduğundan birçok genç beklenenden daha uzun süre ebeveynleriyle birlikte yaşıyor ya da daha iyi fırsatlar yakalama umuduyla yurt dışına taşınıyor. Büyük bir şehirde büyümekle bir köyde büyümek arasında da fark var tabii; fırsatlar eşit olarak dağıtılmıyor. Bununla birlikte, jenerasyonumu sadece zorluklarıyla tanımlamak istemem.
Her gün uyanıp gerçekten sevdiğim bir şey üzerinde çalışabildiğim için minnettarım. Hayatımın büyük bir kısmı müzik ve internet etrafında dönüyor. Pratik yapıyorum, kayıt yapıyorum, video çekiyorum, düzenliyorum, yeni içerikler planlıyorum veya aklıma gelen bir sonraki fikrin peşinden koşuyorum. Çevrimiçi reklamlar aracılığıyla faturalarımı ödeyebildiğim bir dünyada yaşadığım için mutluyum.
Müzik dışındaki en büyük tutkularımdan biri satranç. İnsanı yavaşlamaya, ileriyi düşünmeye ve her hareketin sonuçları olduğunu kabul etmeye zorlamasını seviyorum. Garip bir şekilde müzik yapmaktan çok da farklı değil çünkü bazen en güzel sonuç hızdan ziyade sabırdan gelir. Onun dışında, durağanlıktan hoşlanan biri değilim. Yaratmayı, öğrenmeyi, yeni yerler keşfetmeyi ve meraklı kalmayı seviyorum. Sanırım merak, hem müzisyen hem de insan olarak en büyük itici gücüm.
Müziğin kadar eğlenceli üslubun da ilgi çekici. Mizahını neler şekillendirdi sence? Neşeni nasıl koruyorsun?
Kendimi ciddiye almaktan hiç hoşlanmadım. Hayat zaten endişelenmek için yeterince sebep veriyor; bu yüzden birini güldürebilirsem, birkaç saniyeliğine bile olsa, küçük bir zafer gibi geliyor. Ayrıca komik olmaya çalıştığınızda insanların bunu anladığını düşünüyorum. En derin bağ kurulan anlar genellikle kendiliğinden olanlar, sadece kendiniz olduğunuz anlar.
Herkes gibi benim de kötü günlerim oluyor elbette. Sosyal medya bazen yaratıcıların her zaman mutlu olduğu yanılsamasını yaratabiliyor ama bu gerçek değil. Benim pozitif kalmama, yaparken gerçekten mutlu olduğum şeylere geri dönmek yardımcı oluyor: Müzik, sevdiğim insanlarla vakit geçirmek, yeni bir projeye başlamak veya tüm bunları neden yaptığımı kendime hatırlatmak. İlhamın kolayca gelmediği günlerde bile yaratmaya devam ettiğinizde neşenin arttığını düşünüyorum.

“Her müzik türünün, yeterince dikkatli dinlemeye istekliyseniz size öğreteceği bir şey vardır.”
Bize bir Balkan müziği keşif listesi hazırlayacak olsan ilk üçe neleri koyardın?
Bu muhtemelen en zor soru çünkü bahsetmek istediğim o kadar çok şarkı var ki!
İlk sırada kesinlikle Fanfare Ciocărlia’nın “Ciocârlia”sı geliyor. Romanya geleneksel müziğinin enerjisini mükemmel yakalayan parçalardan biri. Hikâye anlatmak için sözlere ihtiyacı yok. Her şeyi enstrümanlar aracılığıyla hissediyorsunuz.
İkincisi Mahala Rai Banda’nın “Ding Deng Dong”u. Her duyduğumda kalkıp dans etmek istiyorum. Balkan müziğiyle özdeşleştirdiğim o neşeli kaosu tam olarak taşıyor.
Son olarak, Hanka Paldum’un “Voljela Sam, Voljela”sı. Bu şarkıyı seviyorum çünkü insanlara Balkan müziğinin sadece yüksek sesli kutlamalar ve gün doğana kadar dans etmekten ibaret olmadığını hatırlatıyor. Aynı zamanda inanılmaz bir hassasiyet, özlem ve duygu da taşıyor. Balkan müziğinde en çok sevdiğim şey bu. Sizi güldürebilir, ağlatabilir ve dans ettirebilir; bazen bunların hepsini aynı şarkı içinde yaptırabilir.
Bu arada, bu soru bana ve ekibime Balkan müziklerinden oluşan bir çalma listesi hazırlayıp bunu çevrimiçi arkadaşlarımızla paylaşma fikrini verdi.:)
Nasıl bir müzik dinleyicisisindir? Sevdiğine takılıp kalan mı dikkati dağınık mı? Bu ara hangi müzisyenler var radarında?
Kesinlikle meraklıyım. Beni duygusal olarak etkileyen veya zihnimde bir fikir uyandıran neredeyse her şeyi dinlerim. İyi – kötülere gerçekten inanmıyorum. Her müzik türünün, yeterince dikkatli dinlemeye istekliyseniz size öğreteceği bir şey vardır. Muhtemelen Balkan versiyonları yaratmamın nedeni de bu. Kâğıt üzerinde bir araya gelmemesi gereken unsurları alıp onları doğal hissettirecek bir yol bulmayı seviyorum.
Müzisyenlerden oluşan bir ekibe sahip olduğum için çok şanslıyım, onlar da bana süper underground ve inanılmaz müzikler üreten harika sanatçılardan bahsediyor. Size fikir vermek gerekirse: Menajerim Stefan bir metal grubunda çalıyor; proje yöneticimiz Vlad, Ciresan adıyla müzik üretiyor; iletişimde yardımcı olan Ioana, Lia Nostalgia mahlaslı bir pop müzisyeni ve marka ortaklıklarından sorumlu kişimiz Bea, Bea The Ice takma adıyla DJ’lik yapıyor. Dördü de müzisyen, bu yüzden aramızdaki dinamiği bir düşünün!
Son zamanlarda Bosnalı sevdalinka grubu Divanhana’nın Radio Sevdah albümünü oldukça sık dinliyorum. Geleneksel müziğin ruhunu korurken ona modern bir ses katmalarına gerçekten hayranım. Bu, kendi çalışmalarımda da sürekli yapmaya çalıştığım şey; geleneklere saygı duymak ama evrimleşmesine izin vermekten de korkmamak.
“Rule Number X” serisi devam edecek mi? Yakın geleceğe dair neler hayal ediyorsun?
Seri kesinlikle devam edecek ancak muhtemelen eskisi kadar sık olmayacak. Balkan versiyonları insanları benim dünyamla tanıştırdı; onlara her zaman minnettar olacağım ancak umudum bunun, hikâyenin sadece ilk bölümü olması.
Şu anda en büyük hayalim kendi grubumu kurmak, orijinal müzik yayınlamaya başlamak ve uluslararası turneye çıkmak. Özgün fikirlerimi de insanlarla paylaşmak istiyorum. En çok heyecanlandığım kısım bu.
Kültürlerimiz birbirine yakın. Daha önce hiç ziyaret etmiş miydin Türkiye’yi?
Henüz Türkiye’yi ziyaret etme fırsatım olmadı ama umarım çok yakında gelirim. Türk kültürü hakkında ne kadar şey öğrenirsem o kadar tanıdık geliyor. Müzikten yemeğe, insanların masa etrafında toplanma biçiminden aileye verdiğimiz öneme kadar birçok ortak noktamız var. Özellikle geleneksel Türk müziğine merakım var. Yerel konserlere katılmayı, müzisyenlerle tanışmayı ve müziği sadece kulaklıkla dinlemek yerine doğduğu yerde deneyimlemeyi çok isterim. Bir de tabii ki mümkün olduğunca çok yemek tatmak istiyorum. Birkaç kilo alıp dönmekten kesinlikle pişman olmayacağımı düşünüyorum.
Kim bilir belki bir gün “Rule Number X: Türk Şarkıları Balkan Olsaydı” diye bir video bile gelir. Açıkçası seriye mükemmel uyum sağlayacağını düşünüyorum. İnsanların bununla çok eğleneceğini şimdiden hissediyorum.:)