Christopher Nolan’ın sinema evreni ile Homeros’un ölümsüz destanı Odysseia’nın kesişimi The Odyssey, sinema tarihinin en kaçınılmaz ve görkemli buluşmalarından biri olarak karşımıza çıkmaya hazırlanıyor. Nolan, 17 Temmuz’da vizyona girecek bu devasa yapımla, aslında kariyeri boyunca ilmek ilmek işlediği “eve dönüş” temasının nihai ve en köklü durağına ulaşıyor. The Prestige’de bir illüzyonistin kendi vicdanına, Interstellar’da Cooper’ın kara deliklerin ötesinden çocuklarına, Inception’da Cobb’un gerçeklik ile rüya arasındaki o sarsıcı sınırda kendi anılarına, Dunkirk’te ise binlerce askerin yıkımın ortasından ait oldukları topraklara dönme çabası altında birçok kez “eve dönme” kavramını işleyen Nolan’ın tüm sineması aslında tek bir soru etrafında dönüyor: İnsan, evine dönebilir mi? Yoksa eve varabilmek için kendinden vazgeçmesi mi gerekir?
Peki Odysseia ne anlatıyor?
Homeros’un Odysseia destanı, İthaka Kralı Odysseus’un on yıl süren Troya Savaşı’nın ardından yurduna dönmek için çıktığı on yıllık uzun ve meşakkatli yolculuğu konu alan, Antik Yunan edebiyatının en temel eserlerinden biridir. Destan, savaşın sona ermesinden sonra Odysseus’un denizlerde sürüklenmesi, evinde ise karısı Penelope’nin ve oğlu Telemakhos’un karşı karşıya kaldığı tehlikeler üzerinden kurgulanmıştır. Savaş sonrası Yunanistan’a dönmeye çalışan Odysseus, deniz tanrısı Poseidon’un oğlu olan tek gözlü dev Kiklop Polyphemus’u kör ettiği için tanrının gazabına uğrar. Poseidon’un yarattığı fırtınalar Odysseus’u rotasından saptırır. Kalypso’nun adasına sürüklenen Odysseus, ölümsüzlük karşılığında bu adada yedi yıl kaldıktan sonra içindeki ev özlemini ölümsüzlüğe tercih eder ve tanrıların izniyle adadan ayrılır. Ancak denizde yine Poseidon’un öfkesiyle karşılaşır ve Scheria adasına savrulur. Burada, Phaiaklılara başından geçenleri anlatırken destanın geri dönüşlü yapısı ortaya çıkar. Anlattığı maceralar arasında, büyücü Kirke’nin adamlarını hayvanlara dönüştürmesi, yeraltı dünyasına yaptığı yolculukla kahin Tiresias’tan geleceğine dair aldığı bilgiler ve denizcileri büyüleyen sesleriyle ölüme çağıran Sirenlerin tehlikesi yer alır. Ayrıca, güneş tanrısı Helios’un kutsal sığırlarını yiyen arkadaşlarının ölümü ve sonunda tek başına kaldığı o büyük yalnızlık, Odysseus’un yolculuğunun en trajik parçalarıdır. Odysseus’un yokluğunda İthaka’da ise büyük bir kaos yaşanmaktadır. Kralın öldüğüne inanan ve Penelope’yle evlenerek kral olmayı bekleyen 108 talip, Odysseus’un sarayını işgal ederek Penelope’yi evliliğe zorlamakta ve krallığın kaynaklarını tüketmektedir. Penelope, kocasının döneceğine olan inancını hiç yitirmez; zekice kurguladığı hilelerle -dokuduğu kefeni gündüz örüp gece sökmesi gibi- zaman kazanır ve oğlu Telemakhos’u babasını bulması için uzak diyarlara göndererek geleceğini korumaya çalışır. Destanın sonunda, 20 yıl sonra İthaka’ya tanrılar tarafından gizlice ulaştırılan Odysseus, eski bir dilenci kılığına girerek sarayına sızar. Taliplerin kibirli davranışlarına ve krallığının içine düştüğü duruma bizzat şahit olur. Penelope’nin taliplere sunduğu ve sadece Odysseus’un kendi yayını kurabileceği bir yarışma düzenlenir. Odysseus, dilenci kılığında yayı başarıyla kurup oku hedefe gönderince kimliğini açıklar. Oğlu ve sadık hizmetkârlarıyla birlikte saraydaki tüm talipleri cezalandırarak krallığını geri alır. Destan, zaferle taçlanan basit bir eve varış hikâyesi değil; insanın kendi kayıplarında, kararlarının enkazında ve değişen kimliğinde yabancılaşmasını anlatan derin bir varoluşsal trajedidir.
Odysseia neden önemli?
*Kaynağı 8. yüzyıla dayanan ve tam 24 kitaptan oluşan bu destan, bugün Star Wars’tan Harry Potter’a, hatta Marvel evrenine kadar uzanan modern mitolojilerin mihenk taşıdır.
*”Kahramanın Yolculuğu” arketiplerinin ilk kez kusursuzca işlendiği bu eser, kahramanın yuvadan ayrılmasıyla başlayan, canavarlarla ve imkânsızlıklarla sınanan bir döngüdür.
*Odysseia sadece bir yolculuk değil, bir karakterin iç dünyasına yapılan ilk derin kazıdır; Batı edebiyatında bir savaşın gürültüsünden bağımsız olarak insanın iç dünyasınımerkeze alan ilk büyük anlatılardan biri. Kitapta diğer karakterlere ve birçok tanrıya yer verilse de olayların merkezinde yer alan Odysseus üzülebiliyor, karamsarlığa kapılabiliyor, bazen güçsüz kalabiliyor ve en önemlisi olayları tamamen ilahi bir güçle değil, mantığıyla da çözüyor.
*Odysseia’da olaylar, Nolan’ın filmlerinde de olduğu gibi kronolojik bir sırayla değil, geri dönüşlerle (flashback) anlatılır. Nolan’ın sinemasal imzasını oluşturan in media res –yani olayların tam ortasından, heyecanın doruğunda başlama– tekniği ve karmaşık flashback kurguları, aslında köklerini doğrudan Homeros’un bu yenilikçi anlatımından alır.
*Destanın kalbinde yer alan Odysseus, sadece bir asker değil, Troya Atı fikriyle savaşın kaderini tek başına değiştiren o parlak, o karanlık zekâdır. Sarayı İthaka’da yokluğunda eşine çıkan talipler tarafından yağmalanırken karısı Penelope, zekâsı, sabrı ve kurnazlığıyla o kaosu yöneten bir duruş sergileyerek tarihte ilk defa kurtarılmayı bekleyen pasif kadın rolünü yıkıyor.
*Aynı zamanda edebiyat tarihinin en erken büyüme anlatılarından birine şahit olmamızı sağlayan Telemakhos, Pylos ve Sparta’ya uzanan o zorlu arayışta, babasının gölgesini takip ederken kendi kimliğini inşa eder.
*Son olarak Odysseia’nın anlattığı şey eve dönmek değil; dönüşün insanı geri dönülemez biçimde değiştirmesidir. Christopher Nolan’ın sineması da yıllardır tam olarak bunun etrafında dolaşır. Karakterleri hep bir şeylerini kaybeder, bir şeyleri geri almaya çalışır. Ama yolculuğun sonunda fark ederiz ki eve dönseler bile artık ne ev eskisidir ne de kendileri…
Belli ki Nolan’ın Odysseia’ya yönelmesinin en güçlü nedeni de bu. Eve dönmek, kimlik, zamanın kaybettirdikleri gibi temalar yaklaşık 2.700 yıl önce yazılmış bu destanın tam merkezinde. Nolan sanki bu zamana kadar anlattığı hikâyelerin en eski kaynağıyla buluşmuş gibi…