Han Kang’ın Işık ve İp adlı kitabı yazarın Nobel Edebiyat konuşmasından, şiirlerinden, bitki bakım günlüklerinden ve kişisel düşüncelerinden oluşuyor. 2024 Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanan Güney Koreli kadın yazar Han Kang’ın bu kitabı onun iç dünyasına muazzam bir yolculuk imkânı sunuyor. Ben her zaman yazarların iç dünyasını ve hangi dertlerle, neden dolayı, nasıl yazdıklarını merak etmişimdir. Bazı yazarlar kalplerini ve içgüdülerini o kadar dinlerler ki onların peşinde sürüklenirken nasıl yazdıkları ve nasıl yaşadıkları sorulduğunda bu soruya cevap veremezler. Han Kang’ın da kitaplarında temel bir derdin sorularla üzerine gittiğini ve yazarken bu soruları en uç noktalarına kadar esnettiğini fark ediyoruz bu kitap vesilesiyle.

Han Kang’ın en büyük dertlerinden birisi, şiddetin bu kadar içimizde yaşadığı bir toplumda rol yapmadan şiddetsiz şekilde yaşamamız mümkün mü sorusu.

“Bir insanın tamamen masum bir varlık olması mümkün müdür? Bizler şiddeti ne kadar derinden reddedebiliriz?”

Vejetaryen romanı bu soruyu sonuna kadar götürerek ana karakterin et yemeyi reddetmesinden başlar ve şiddeti tamamıyla reddetmek adına sonunda bitki olarak hissetmeye başlar kendisini. İnsan, Genç Werther’in Acıları‘nda geçtiği gibi, her adımında bilinçsizce bir şeylere, karıncalara, doğaya ve başkalarına zarar verir ve şiddet uygular çünkü. Öyleyse şiddet konusunda gri bölgelerde durmak insanlık için iki yüzlülük değil midir? İşte Han Kang’ın bu yüzden olayları en uç noktalara götürür. Sanatla ve yazıyla acılara direnmek ister o.

“Şiddeti reddetmek için hayat ve dünya reddedilemez.”

Veda Etmiyorum ve Çocuk Geliyor‘da insanların yaptığı katliamlara rağmen ölülerle yeniden ıstıraplı da olsa bir bağ kurulabilir mi? Sevgi ve acı yine de bu kadar katliama rağmen hayatı anlamlı hâle getirebilir mi sorularının peşine düşüyor.

“Geçmiş, şimdiki zamana yardım edebilir mi? Ölenler yaşayanları kurtarabilir mi?”

“Bizler ne kadar sevebiliriz? Bizim sınırımız nereye kadar? Ne kadar sevmeliyiz ki sonunda insan kalabilelim?”

Yunanca Dersleri‘nde ise en zor iletişim kurabilecek kişilerin bile sevgi ile birbirlerini hissederek altın bir iple aşklarını yaşayıp yaşayamadıkları sorgulanıyor.

“Aşk nedir ki? / Kalplerimizi birbirine bağlayan altın ip tabii ki.”

Han Kang’ın için her zaman en uç sorular ön planda. Sonrasında o da kitapta anlattığı gibi bilinmez uzun yürüyüşlere ve içsel yolculuklara çıkıyor.

“Her roman yazışımda sorulara katlanarak onların içinde yaşarım.”

İşte gerçek edebiyat böyle gönülden olunca ancak ortaya çıkıyor. Bitkileri yetiştirdiği kısımlardaki anıları ise onun canlılarla ve hayatın kendisiyle kurduğu o katıksız bağı gözler önüne seriyor.

“Toprağın üstünde tamamen ölmüş gibi görünse bile kökleri canlıysa bitkilerin yeniden hayat bulabileceğini öğrenmiş oldum.”

Aslında güneş ışığına tuttuğu ayna, bütün acılara rağmen hayatın yeniden kök vermesi ile ilgili hissedebilenlere çok şeyler ifade ediyor.

“Güneye düşen gün ışığını vermek için. Yansıtarak… Böylece benim bahçemde ışık olur.”

Birçok yazarın hayatının ve ilham kaynaklarını anlattığı eserleri vardır. Bu eserde Han Kang sevenlere yazarın iç dünyasını açıyor. Yazmak ya da hayatı bir sanat eseri gibi yaşamak isteyenlerin görmesi gereken bir doğallık gözler önüne seriliyor Işık ve İp‘de.

“Hayata sımsıkı sarıldım. (Yazarak…)”