TikTok’ta edebiyat odaklı bir alt kültür oluşturarak küresel çok satan listelerini yönlendiren BookTok akımının 2026’daki gözdelerinden biri, Elle Kennedy’nin beş kitaplık serisi Off Campus. Hikâyenin Prime Video orijinal yapımı olarak Louisa Levy tarafından ekrana uyarlanan sekiz bölümlük dizisi ise yayımlandığı 13 Mayıs’tan bu yana etrafı kasıp kavuruyor. Kadınlar yazınca böyle oluyor. Bir üniversitedeki hokey takımının yıldız oyuncusu ile müzik öğrencisi bir genç kadın arasında filizlenen aşk üzerinden farklı ilişkilenme biçimleri ve yetişkinliğe geçişin karmaşık doğasına bakan Off Campus’ı bu denli sevdiren, konuşturan özellikleri neler peki? Gelin, birlikte bakalım.

2000’ler dramalarında aşk en önemli konuydu; kocaman yaşanır, kocaman anlatılırdı. Yıllar içinde lügatımıza giren love bombing, gaslighting, ghosting ve türlü manipülatif davranışlar, narsistik eğilimler, güvenliğe duymak istediğimiz inancı büyük ölçüde parçaladı. Off Campus’ı ilgi çekici kılan en önemli faktör; toksik olanı romantize etmemesi, sağlıklı bağların -düşe kalka, hâlâ- kurulabildiğini göstermeyi seçmesi. Zira bu dizide yaralanabilirlik, zayıflıkla eş tutulmuyor, erkekler duygularından bahsedebiliyor. İkili ilişkiler sevgi ve anlayış üzerine kuruluyor. Esas çocuk, travmatik bir geçmişi olan esas kızı haddinden fazla sorgulamıyor, ona alan açıyor, rahat hissetmesini sağlamaya çalışıyor, kesinlikle acımıyor ve özelini kimseyle paylaşmıyor. Aslında normal bir insanın yapması gerekeni yapıyor.

Cinsellik, Off Campus evreninde ilişkinin doğal bir parçası olarak kabul ediliyor, tabulaştırılmıyor; hâliyle “onay” kavramına bakış da yerinde. Erkekler, bir kadından gelen “Hayır” cevabını ısrarsız kabul ediyor ya da sarhoş bir kadın karşısında durmayı biliyor. Reddedilince saldırganlaşmıyorlar. Rekabet, dedikodu, alay olmadan birbirleriyle cinsellik üzerine konuşabiliyorlar. Kendi aralarında, spordan ileri gelen bir rekabet olsa da bunu, takımdaki destek mekanizmasını yok etmeden yönetebiliyorlar. Kadın arkadaşlıkları da benzer bir hatta ilerliyor. Kadınlar birbirinin kuyusunu kazmıyor; her birinin ilişkiler dışında bir hayatı, amaçları, hayalleri olduğunun bilinciyle yan yana olmayı tercih ediyorlar.

Dizide yaşanan ilişkilerde gözümüzü yaşartan şeylerden biri de partner olan karakterlerin çatışmadan kaçmak yerine birbiriyle konuşması. Savunma mekanizmalarını daima aktif tutarak birbirini yormamaları, her insan gibi hata yapmaları ve bunu kabul etmeyi bilmeleri, gerektiğinde, sevdikleri insandan samimi bir özrü esirgememeleri. Off Campus’teki genç yetişkinlerin kusursuzluk arzusu yok. Bazen kendi kendilerini sabote ediyorlar, her birinin büyüklü küçüklü korkuları var ama yaralarıyla baş etmeyi öğrenmeye, büyümeye gönüllüler. Aslında tam da bu yüzden seyirciye iyi geliyorlar. Seri, devamlı tetikte tutan bir modda akmadığı için bölümler ilerledikçe izleyen de duygusal olarak regüle oluyor, sinir sistemi sakinleşiyor. Buna ne kadar hasrettik!

Muhtemelen Off Campus, bugünün gençleri için bıktırmadan tekrar tekrar seyredilen o konfor dizisi olacak. Ancak kitleyi 20’li yaşlardakilerle sınırlandırmamak önemli çünkü anlaşılan o ki seri 30’lu, 40’lı yaşlarını süren kadınları da çoktan etkisi altına aldı; tıpkı Heated Rivalry, The Summer I Turned Pretty türü muadilleri gibi. Sebebi gündelik dertlerden, sorumluluklardan tatlı tatlı uzaklaştırmasından daha fazlası tabii. Fakat 20’lerine dönmek istediklerinden de değil. Kişisel hafızalarında bir yolculuğa çıkarak romantik ilişkileri sürdüren şeyin yalnızca çekim, kimya olmadığını; duygusal güvenlik, birlikte büyüme arzusu ve sorumluluk alabilirliğin vazgeçilmezliğini öğrendikleri için.