A Bigger Splash


Dışarıdan bakıldığında renkli kıyafetleri ve elindeki iPad’iyle yaşlı bir çocuk görünen, yaşadığımız yüzyılın en üretken sanatçılarından David Hockney 88 yaşında geçtiğimiz hafta aramızdan ayrıldı. Biz her ne kadar havuzları resmettiği eserleriyle tanımış olsak da o imzasını farklı yerlere atmayı seven bir sanatçıydı. Gravürler, litografiler, hatta vitray pencereler… Resimler yaptı, fotoğraflar çekti. İçindeki heyecan ve merak hiç bitmedi. Hayatı olduğu değil de gördüğü gibi resmederken, sanat hayatı boyunca sürekli yeni görsel problemleri çözmeye odaklandı. Bunların arasında en ikonik olanı ise, onu bir ömür boyu meşgul edecek olan suyun akışkanlığıydı.

Hockney için su, doğanın sunduğu en zorlayıcı görsel problemdi çünkü sürekli hareket hâlindeydi, şeffaftı ve içinde bulunduğu her şeyi büken bir yansıtıcıydı. Bir röportajında belirttiği gibi “Su, kendine ait bir şekli olmadığı için onu resmetmek bir sanatçının zihnini çalıştıran en iyi yöntemdir.” Bu yüzden suyu resmetmek onun için kendi kendine yaptığı bir meydan okumaydı. Hockney’nin havuzları bu kadar sevmesinin tek nedeni de bu değildi. İngiliz sanatçı Los Angeles’a ilk taşındığında dikkatini çeken şeylerden biri de havuzun bir statü göstergesi olmamasıydı. Hemen herkesin evinde vardı ya da şehir içinde rahatça ulaşılabilir bir şeydi. İngiltere’dekinin aksine insanlardaki tek karşılığı keyifti. İnsanların günlük rollerinden arındığı bu yer, sanatçıya hem estetik bir dinginlik hem de gözetlemeye dayalı gizli bir haz alanı sunuyordu. David Hockney’nin bu havuz sevgisi tabii ki tablolarla sınırlı kalmadı. 1988 yılında Hollywood Roosevelt Hotel’deki Tropicana Havuzu’nun tabanına yaptığı duvar resmi, sanatçının eserlerindeki havuzun aslında ne olduğunu gösterdi. Yıllarca havuzlara dışarıdan “bir izleyici” olarak bakan Hockney, bu projeyle havuzun içine girmiş; suyun üzerindeki ışık oyunlarını ve boyanın dans eden kıvrımlarını birleştirip resim ile gerçeklik arasındaki sınırları ortadan kaldırarak yarattığı hayal dünyasını, gerçek dünyayla buluşturmuştur. Hockney’nin sıçrama serisi, anlık olanı kalıcı kılma çabasının bir sonucudur.

The Splash

Dinamik bir sekans oluşturan Little Splash (1966), The Splash (1966) ve A Bigger Splash (1967) gibi eserlerinde gördüğümüz o meşhur efekti, bir saniyeden daha kısa süren bir eylemin sonucudur; ancak Hockney, bu eylemi resmederken haftalarca süren titiz bir çalışma yürütmüştür. Resim, havuzun sakinliğini ve o anın yarattığı kaosu bir arada sunar. Havuzun kıyısındaki boş sandalye ve binanın keskin, hareketsiz çizgileri, sıçramanın yarattığı o enerjik, beyaz köpüklü efekt tezat oluşturur. İzleyici, sıçramayı görür ama atlayan bedeni göremez; bu da esere sinematik bir gizem ve “birisi az önce buradaydı” dedirten bir derinlik katar. Hockney’nin “sıçrama” teması, popüler kültürde de karşılığını bularak modern sanatın en tanınabilir kodlarından biri hâline gelmiştir. Bu seri, sadece bir sanat eserinden ziyade Kaliforniya yaşam tarzının, özgürlüğün ve yaz mevsiminin o sonsuz neşesinin bir simgesi olmuştur. Bugün A Bigger Splash karşısında duran bir izleyici, sadece bir tuvaldeki boya katmanlarını değil; sanatçının ışığa olan hayranlığını, zamanın durdurulamaz akışına uyumlanışını ve havuzun davetkâr derinliğinde bulduğu merakı deneyimler.

Little Splash