“Hayatın boyunca beş para etmez pek çok insanla karşılaşacaksın. Seni üzerlerse bil ki salak oldukları için öyle davranıyorlardır. Onların davranışlarına onlar gibi karşılık verme çünkü dünyada intikam ve garez hissinden daha kötü bir şey yoktur. Başını daima dik tut ve kendine hep dürüst ol.” -Persepolis, 2007
Meraklı gözlerle ülkesinin elden gidişine tanıklık eden bir kız çocuğu, güvende büyüyebilsin diye hiç bilmediği bir başka memlekete tek başına göçmeden önceki gece yasemin kokulu anneannesinin koynunda bu sözleri dinledi. Onları hiç unutmadı; aklı erecek yaşa geldiğinde kadınların hayatta kalmak için verdiği mücadeleyi, ailesinin, komşularının, halkının özgürlük uğruna ödediği bedelleri, günbegün artan kayıpların yarattığı yasa rağmen umudu koruma gayretini anlattı. 1979’a tarihlenen İslam Devrimi’nden sonra İran’da hiçbir şey eskisi gibi olmadı.
Marjane Satrapi, otoriter rejimlerin gündelik yaşamı renksiz, cansız ve çeşitsiz kılan faaliyetlerini; kurduğu siyah – beyaz dünyayla, kadınlara zorunlu tutulan hijabın gölgesiyle, savaşın kentlere düşürdüğü karanlıkla temsil etti. İlk kez 2000’de, çizgi roman formatında yayımlanan Persepolis, 2007’de Vincent Paronnaud ortaklığında üretilen sinema uyarlamasıyla prömiyerini yaptığı Cannes Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü’nü aldı, 80. Akademi Ödülleri’nde En İyi Animasyon dalında aday gösterildi. Satrapi, Oscar tarihinde bu kategoride aday olan ilk kadındı.
Marjane Satrapi’nin alametifarikası, çocukluğunu geçirdiği İran’ı batılıların oryantalist bakışından kurtararak, yine onların deyişiyle “insanileştirme”siydi. Yaşam tarzları kökten değişmek zorunda kalan bir topluluk ne hisseder, baskıdan kaçmak için nasıl formüller geliştirir, sevgisini nasıl paylaşır, neşesinden nasıl vazgeçmez, korku karşısında ne yapar, sevdiklerini korumaya çalışırken hangi sözleri sarf eder, değerlerinden ne kadar taviz verebilir? Bu soruların hepsini içtenlikle yanıtladı Satrani.
Bugün hâlâ ekranda gördüğümüz İstanbul’un perdesi olmuş sarı filtrenin, deveye bindiğimiz gibi gerçek dışı bilgilerin yaygınlığına hayret eden bizler içinse içeride yaşananlarla derinden empati kurabildiğimiz komşumuz, dönüşmemek için direndiğimiz bir gelecek ihtimali İran. Persepolis’te cezaevi hediyesi olarak yapılan kuğuların malzemesi olan hamur, sofralarımızın ortak mirası. Mahsa Amini’nin âhı, bu coğrafyada yaşayan tüm kız kardeşlerinin yarası.
Marjane Satrapi, bir müzik albümü dinlemek için tehlikeye atılması, boşanmak için kırk kere düşünmesi, başörtüsünün bir santim kaymaması gerekenler kadar düzenin aracına dönüşmüş kadınları da resmediyordu. Marjane’ın derdi patriyarkaydı; onun yarattığı adaletsizlik, onun gasp ettiği güçle toplumdan çalınan aidiyet duygusunu hikâyeler içinde aramaktı. Gün geldi; partneri, yol arkadaşı bir nebze dindirdi sürgününü. Hayatının aşkının gidişiyle içine dolan keder ise yolun sonuna götürdü onu. Bazı sesleri bir daha asla duyamayacak olmak katlanılmazdır ama punk’ın hâlâ ölmediğini bilmek, birilerine iyi gelir elbet.