Köpekler oyununu Eylül 2025 tarihinde izlemiş, beğenmiş üstüne oyuncusu Cem Yiğit Üzümoğlu’yla söyleşi yapmıştım. O dönem Cem’in yurt dışı yasağı vardı. Bir daha ne zaman Türkiye’ye gelecek diye sorduğumda tahminim Mayıs-Haziran 2026’da olur demişti. O gün geldi. 2-3-4 Haziran tarihlerinde oyun yeniden ParibuArt’ta seyirciyle buluşuyor. Cem’le bir köpeğin vahşice öldürülmesinden yola çıkan ve adalet kavramını masaya yatıran Köpekler oyununu, tiyatro seyircisini, sahnede adalet arayışını konuştuk.
Yunanistan’da tiyatro yapma fikri nasıl çıktı ortaya?
Her oyuncunun bence hayalidir yurt dışında da tiyatro yapmak. Benim için Yunanistan’ın özel bir yeri var. Batılı anlamda tiyatronun doğduğu yer orası. Türkiye’de bir antik kent tiyatrosunda durup “Keşke ben de burada oynasam” diye düşünüyorsun. O yüzden romantik bir özlem de var. Yunanistan’da oyun oynamak hayatımda yaptığım en güzel şeylerden biri.
Nasıl kesişti yolun?
Ben konservatuvardayken çeşitli atölyelere katılıyordum. Türkiye’deki bir atölyede Yunan yönetmen Alexandra Kazazou ile tanıştım. Bana, “Bu yıl Avrupa Kültür Başkenti Wroclaw. Orada bir festival düzenlenecek, monologlar bölümü de olacak. Birlikte bir oyun yapalım” dedi. Ancak fon bulunamadı; iktidar değişti, devlet desteği kesildi derken monolog bölümü programdan çıkarıldı. Biz de çalışamadık.
Daha sonra mezun oldum. Alexandra ile birlikte Troas ve Salto oyunlarını yaptık. Baklava Cumhuriyeti ve Köpeklerin yönetmeni Anestis Azas da Alexandra’yı tanıyordu. “Sen Türkiye’de çalıştın, benim Türk bir oyuncuya ihtiyacım var” demiş. O da beni önerince yolculuğum başlamış oldu.
Köpekler ne anlatıyor?
Köpekler, vahşice öldürülen bir köpeğin katilinin insanlar tarafından adalete teslim edilmemesi üzerine, farklı ülkelerden gelen dedektif köpeklerin katili bulup kendi yöntemleriyle adaleti sağlamasını anlatıyor.
Oyun, dedektiflik hikâyesinin yanında kara mizah ve toplumsal eleştiri unsurlarını da barındırıyor. Sen metni okuyunca ne hissettin?
Biz oyun metnini birlikte yazdık. Çoban monoloğu benim yazdığım bölüm. Başka yerlerde de hepimizin katkıları var. Bu süreç, bir kişinin oyunu yazıp diğerinin yönettiği, oyuncuların da sadece oynadığı bir süreç değil. Tam anlamıyla kolektif bir üretim. Yazdıkça prova yapıyoruz. Bir gün geliyoruz, biri bir-iki sayfa yazmış oluyor; onu oynuyoruz. Ertesi gün geliyoruz, ortada yeni bir şey olmuyor; dünkü bölümü tekrar çalışıyoruz. Yani tamamen ortak üretime dayalı bir süreç.
Yunanca da konuşuyorsun zaman zaman. Öğreniyor musun? Öğrensen oyunu Yunanca mı sürdürürdün?
Baklava Cumhuriyeti sırasında Yunanca bilmiyordum. Konuşuyordum ama tamamen ezberden. Bu oyunda ise epey Yunanca oynayabilecek seviyeye gelmiştim fakat yönetmen istemedi. Hatta bazı bölümleri özellikle Türkçe oynamamı istedi.
Oyunun gerçek bir hikâyeden yola çıktığı söyleniyor.
Evet, bu köpek ölümü gerçek bir olaydan çıkıyor. Olay, Arahova adlı kasabada yaşanıyor. Bizim Uludağ gibi düşünebilirsiniz. Yunanistan’da kış turizminin en yoğun olduğu yerlerden biri. Bir köpek son derece vahşi bir şekilde öldürülüyor. Yapılan incelemelerde ağır işkenceye maruz kaldığı ortaya çıkıyor. İnsanlar olayın nasıl gerçekleştiğini araştırmaya başlayınca bunu bir insanın yaptığı anlaşılıyor. Ancak devlet, faili koruyor. Kim olduğu biliniyor ama cezalandırılmıyor. Hatta o dönemde bir üniversitenin veterinerlik bölümünde sahte bir otopsi raporu hazırlandığı ortaya çıkıyor. Sanırım güçlü birilerinin tanıdığı olduğu için üzeri örtülmeye çalışılmış. Olay Yunanistan’da büyük tepki çekmişti.

Türkiye’de de köpek ölümlerini görüyoruz. Oyunun ana temasıyla günümüz arasındaki benzerlik dikkat çekici.
Ne yazık ki çok dikkat çekici. Ben Yunanistan’a ilk gittiğimde ve Köpekler üzerine çalışmaya başladığımızda, Türkiye’nin sokak hayvanları konusunda dünyanın en iyi örneklerinden biri olduğunu gururla anlatıyordum. Herkese örnek gösterilen bir ülkeydik. Hatta Türkiye’ye gelen turistlerin ilgisinin bir kısmı da kediler ve köpeklerle ilgiliydi. Osmanlı’dan beri sokak hayvanlarıyla iç içe yaşamış bir kültürümüz var. Ben bu uygulamaların karşısındayım. Farklı yöntemlerle kontrol sağlanabilir, daha güvenli ve steril ortamlar oluşturulabilir. Ama öldürmek bizim kitabımızda yok. Yasada yazsa ne olacak?
Sahneleme biçimi de oldukça etkileyici. Işık, müzik ve fonksiyonel dekoruyla yönetmen Anestis Azas iyi bir iş çıkarmış. Bu oyunda en çok sevdiğin şey ne oldu?
En sevdiğim şey, aslında istediğimiz adaletin sonunda yerini bulmuş olması. Bizim oyunlarda final hep çok tartışmalı olur. Çünkü final bir karardır. Bir hikâye kurarız, bir dünya yaratırız ve o dünyanın bir şekilde sonlanması gerekir. Baklava Cumhuriyeti’nin sonunu da çok tartışmıştık. Yönetmenin bir fikri vardı ve sonunda o uygulandı. Ama biz oyuncular da çok sıra dışı şeyler ekledik. Öyle absürt ve komik şarkılar koyduk ki insanlar ağlarken bir yandan gülme krizine giriyordu. Köpekler’de ise sonunda adaleti köpeklerin sağlamasını istedik. Çünkü hepimiz insan olarak öfkeliydik. Yönetmenin ilk fikrinde köpekler çatışma sırasında yaralanıyor, bazıları ölüyor ve fail aslında kurtuluyordu. Bunun üzerine çok tartıştık. Çünkü içten içe hepimiz, hatta yönetmen de köpeklerin intikamını almasını istiyorduk.
İki ülkenin tiyatroya bakışını karşılaştırır mısın? Mesela orada da oyun sırasında telefonlar düşüyor mu?
Evet, orada da düşüyor. Oyun sonrasında video çekmeye çalışanlar da var. Hatta bence Türkiye seyircisi daha saygılı. Türkiye’de Kalp gibi daha politik ve tartışmalı oyunlarda oynadığım için çok farklı seyirci tepkileriyle karşılaştım. İnsanlar sadece “Ellerinize sağlık” demiyor; oyun üzerine uzun uzun konuşuyorlar. Örneğin Baklava Cumhuriyeti’nde Yunan ulusal marşını, Baklava Cumhuriyeti’nin marşına dönüştürerek söylüyoruz. Bu bazı seyircileri rahatsız ediyor. Oyun sırasında ayağa kalkıp laf atanlar, oyunu sabote etmeye çalışanlar olabiliyor. Bu açıdan bakınca Türk seyircisi tiyatroyu daha fazla önemsiyor.
Orada bilet fiyatları nasıl?
Türkiye’den daha ucuz. Ortalama 10-12 euro civarında. Tiyatrodan tiyatroya değişiyor ama kolay kolay 30 euroya bilet satamazsınız. Türkiye’de ise bazı oyunlar 30 eurodan başlıyor.
Oyuncular, oyunun birinci kategori biletlerinin 2.750 lira olduğunu duyunca şaşırdı mı?
Ben onlara, “Neredeyse 40-50 euroya bilet satıyoruz, haberiniz olsun; ona göre iyi oynayın” diye takılmıştım. (Gülüyor.) İşin yapım tarafında olmadığım için fiyatların neden bu kadar yükseldiğini tam bilmiyorum. Ama yurt dışından gelen bir oyuna 40 euro vermek anlaşılabilir geliyor bana. Maddi olarak herkes için mümkün olduğundan değil; sonuçta bu tür oyunlar sık gelmiyor. Bir daha izleme şansın olmayabilir. Öte yandan burada küçük bir oda tiyatrosuna gidiyorsun; bazen teknik olarak yetersiz, fiziksel koşulları kötü bir salonda oyun izliyorsun ve yine ciddi bir ücret ödüyorsun. Böyle deneyimler yaşayınca insanların tiyatrodan uzaklaşması da anlaşılır hâle geliyor. Benim sold out oynayıp yine de zarar eden arkadaşlarım var. Sırf tiyatro yapmaya devam edebilmek için her oyun sonunda 20-30 bin lira zarar eden insanlar tanıyorum. Bu gerçekten akıl alır gibi değil. Bir tarafta tiyatroya tutkuyla bağlı, kendi cebinden para harcayan ve zarar etmesine rağmen üretmeye devam eden insanlar var. Diğer tarafta ise kamu kaynaklarının verimsiz kullanıldığı örnekler görüyoruz. Yıllardır sahneye çıkmayan insanların maaş aldığı bir sistemde, tiyatro için her şeyini vermeye hazır gençler geçinebilmek için ek iş yapmak zorunda kalıyor.
Yunanistan’da da benzer sorunlar var. Hatta orada “Oyuncuyum” dediğinizde size “Hangi barda çalışıyorsun?” diye sorarlar.
Ama önemli bir fark var: Orada tiyatro yaparak hayatınızı sürdürebilirsiniz. Birden fazla oyunda oynuyorsanız geçiminizi sağlayabilirsiniz. Tabii bu da çoğu zaman bir tercih değil, zorunluluk. Çünkü Atina’da hayat hiç kolay değil; her şey giderek pahalanıyor. Her gün sahneye çıkan bir oyuncu, eğer çok ünlü değilse, ayda en fazla 1.500 euro civarında kazanıyordur. Üstelik yüksek vergiler nedeniyle bunun önemli bir kısmını devlete ödüyor. Yani her gün çalışıp asgari ücretin biraz üzerinde bir gelir elde ediyor. Tatil yapma lüksü de pek yok. Kısacası Yunanistan’da da tablo parlak değil. Ama Türkiye’de durum çok daha ağır. Bugün tiyatro yapmak başlı başına bir lüks hâline geldi.
Eskiden tiyatro sahipleri tiyatro yapabilmek için dizilerde oynardı. Ben ise bir oyuncu olarak tiyatro oynayabilmek için dizilerde oynuyorum. Türkiye’de birkaç istisna dışında, “Ben tiyatrocuyum; arada film de yaparım” diyebilen insan sayısı çok az. Çoğu kişi için tiyatrodan düzenli ve tatmin edici bir gelir elde etmek neredeyse imkânsız.
Bu röportajın bir kısmı KAFA dergisinin 133.sayısında (Ekim 2025) yayımlanmıştır.