“Hareket halindeki cehaletten daha korkunç bir şey yoktur”
Goethe

Ünlü yönetmen Wim Wenders vaktiyle sinema sanatı hakkında şu sözleri söylemiş biriydi: Her film politiktir. En politik olanlar ise politik değilmiş gibi davranan “eğlence” filmleridir çünkü onlar her şeyin yolunda olduğunu söyleyerek değişimin imkânını reddeder. Ne dramatik bir tecelli ki aynı Wenders, 2026 Berlinale festivalinin açılışında, tam da eleştirdiği o statüko çığırtkanlığına gönül indirmiş hâlde karşımıza çıktı. Filistin’de 17.000’den fazla çocuğun ortadan yok olduğu bir zamanda, Birleşmiş Milletler’in soykırım ve işgal tanımıyla İsrail eylemlerini tartıştığı bir vahşetin gölgesinde, Wenders’ın jüri başkanı sıfatıyla kurduğu cümle entelektüel intiharın vesikası oldu: Siyasetten uzak durmalıyız, biz siyasetin karşı ağırlığıyız. Bu sözler bir düşünce beyanından öte, terörist bir devletle suç ortaklığı kurmakta hiç zorlanmayan kaba bir retorik gibi durmuyor mu? Kuşkusuz hepimiz biliyoruz, neyin “politik” olduğuna karar vermek, başlı başına siyasi bir operasyondur. 2023 yılında aynı kürsüden Zelensky’yi ayakta alkışlayan, sinemayı özgürlük mücadelesinin en sert mevziisi ilan eden Berlinale, söz konusu Filistinlilerin yaşam hakkı olduğunda birdenbire “politika üstü bir şifalanma” limanına sığınmaya çekildi. Ukraynalı için “direniş” anlamına gelen sanat, Filistinli için “siyaset dışı” kalmalıydı. Avrupa’nın ahlak hiyerarşisi kendini bir kez daha kanıtlamış oldu.
Bu noktada Bertolt Brecht’in o sarsıcı uyarısını anımsamamak imkânsız. Brecht için sanat, dünyayı yansıtan bir ayna değil, ona şekil veren bir çekiçti. Karanlık zamanlarda susmak ya da sesi yumuşatmak, zalimin elindeki kırbacı meşrulaştırmaktı. Wenders’ın “halkın işini yapmalıyız” derken kastettiği “halk”, anlaşılan o ki sadece salonların konforunda sinema izleyen Avrupalılar. Enkaz altında kalan çocuklar bu tanımın dışında kalıyor. Ancak bunun için sadece Wenders’ın bireysel bir savrulması diyemeyiz. Karşımızda, Frankfurt Kitap Fuarı’nda Filistinli yazar Adania Shibli’nin ödül törenini iptal eden, sanatın evrenselliğini kendi ideolojik sınırlarına hapseden kurumsal bir temsil mekanizması var. Tam da burada Goethe’nin o derin sağduyusuna başvurmak gerek. Goethe, evrenselliği bir imtiyaz değil, bir idrak biçimi olarak görüyordu. “Hareket halindeki cehaletten daha korkunç bir şey yoktur” diyen Goethe’nin mirasçısı olduğunu iddia eden bir ülke, bugün kendi cehaletini “tarafsızlık” makyajıyla pazarlamakta hiçbir sakınca görmüyor.
Belki de sormamız gereken asıl soru şu: Bizim bir Avrupa idealizasyonumuz mu vardı da o ideal şimdi gözlerimizin önünde çöküyor? Yoksa Avrupa hep bu muydu? Adaleti, hukuku ve vicdanı sadece kendi sınırları içinde, kendi ten rengine sahip olanlar için geçerli kılan bir kurgu muydu? Belki de bizler, kendi coğrafyamızda inşa edemediğimiz o “kusursuz hukuk” hayalini Avrupa’ya yükleyerek bir illüzyona kandık. Avrupa çökmüyor oysa, sadece maskesini çıkarıp aslına rücu ediyor, o kadar.
Wenders’ın “Siyasetin zıttıyız” iddiası, aslında siyasetin en kirli biçimine, yani statükoyu koruma siyasetine hizmet ediyor. Bir festival direktörünün veya jüri başkanının, BM tarafından soykırım faili olarak tanımlanan bir gücü kınamaktan imtina etmesi, sadece sanatsal bir tercih değil, uluslararası hukuk kapsamında bir görev ihmalidir. Sanatçı, sokağa çıkma yasağından muaf bir ruh değildir. Her şeyden önce yurttaştır. Böyle bir yurttaşın, insanlığa karşı işlenen suçlar karşısında “sessizlik” talep etmesi, onu o suçun estet bir pazarlamacısı yapar.
Hiçbirimiz bu kurumsal sağırlığın yabancısı değiliz. II. Dünya Savaşı sırasında, Berlin’in bombalandığı, toplama kamplarından dumanların yükseldiği günlerde bile “kültürel devamlılığı” her şeyin üzerinde tutan o festivallerin hayaletini bugün de izliyoruz. Festivallerin boydan boya serilen göz alıcı kırmızı halıları, dökülen kanı örtebilecek bir kutsallığa sahipmiş gibi davrananlara alışığız. Festivalin devam etmesi, birkaç on bin çocuğun ölümünden daha mı hayati peki? Bu “kurumsal devamlılık” fetişizmi, Avrupa’nın kendi suçluluk duygusunu bastırmak için icat ettiği bir kaçış rampası olmaktan başka ne işe yarar ki! Frankfurt Kitap Fuarı’nda Filistinli yazar Adania Shibli’nin sesini kısan iradeyle, Berlinale’de Wenders’ın ağzından dökülen “siyaset dışı kalalım” temennisi aynı kaynaktan beslendiğini görmemek için kör olmak gerek.
Goethe’nin evrensel zekâsı, dar milliyetçiliklerin ve sığ siyasi hesapların çok ötesindeydi. O, dünyayı bir bütün olarak kavrarken vicdanı merkeze koymuştu. Bugün onun adını taşıyan enstitülerin, onun kültürel mirası üzerine titreyen kurumların, Gazze’de yaşananları bir “siyasi görüş ayrılığı” parantezine alması, bizzat Goethe’nin temsil ettiği o büyük insanlık idealine karşı bir hakaret desek, yeridir. “Işık, biraz daha ışık!” demişti Goethe. Karartmanın bir gelenek olduğunu acı acı anımsamalıyız.
Acı acı kendimizle yüzleşmeliyiz. Avrupa’ya dair beslediğimiz o kadim hayal, aslında bizim kendi eksikliğimizi, yapısal açmazlarımızı tamamlama çabamız mıydı? Kendi topraklarımızda yeşertemediğimiz adalet ve özgürlük ideallerini Avrupa’ya birer “değişmez değer” olarak yükleyip, sonra bu sahte anıtın çöküşünü mü izliyoruz? Belki de Avrupa hiçbir zaman o idealize ettiğimiz “vicdan kalesi” değildi. O, sadece kendi sınırları içindeki konforu “evrensel değerler” adı altında dolaşıma sokmayı başarmış büyük bir reklam ajansıydı. Bugün Gazze’de yaşananlar, bu reklamın satış başarısının düştüğünü, ışıkların söndüğünü, perde kapandığında geriye sadece soğuk, hesapçı bir pragmatizmin kaldığını gösteriyor.
Wenders’ın bugün sığındığı “karşı ağırlık” ve “şifalanma” retoriği, bir zamanlar söylediği gibi o meşhur uyarısının canlı bir kanıtı oldu. O artık değişimin imkânını reddeden, statükoyu bir “huzur” maskesiyle kutsayan o “eğlence sinemacısı”nın hamisine dönüştü. Sanatın iyileştirici gücünden bahsederken, aslında kurbanın yarasını görmektense seyircinin vicdan azabını dindirmeyi amaçladı. Oysa sinema, Rainer Werner Fassbinder’in ellerinde toplumsal çürümüşlüğü deşen bir neşter, Werner Herzog’un kamerasında insanın karanlık doğasıyla ve otoriteyle amansız bir hesaplaşmaydı.
Fassbinder bugün Berlin sokaklarında yürüseydi, “siyaset dışı kalalım” diyen bir jüri başkanının yüzüne, sinemanın bir “gerçeklik savaşı” olduğunu haykırırdı herhalde. Onun sineması, sarsmak ve rahatsız etmek üzerine kuruluydu. Herzog ise insanın sınırlarını zorlarken asla “tarafsızlık” gibi konforlu bir yalana sığınmadı. Onlar için sanat, Wenders’ın iddia ettiği gibi siyasetin “zıttı” değil, siyasetin bittiği yerde başlayan daha büyük, daha yakıcı bir hakikatin ta kendisiydi. Bugünün steril salonlarında, protokol kurallarıyla sınırlandırılmış vicdanlar, bu devlerin mirasını sadece birer “sinefil hatırası” olarak tüketiyor.
Tarih, sanatçıyı sadece ürettiği estetikle hatırlamaz. O estetiğin hangi kriz anında hangi safta durduğuyla da ölçer. Wenders ve onun şahsında cisimleşen bu kurumsal Avrupa aklı, tarihin doğru yerinde durma şansını, konforlu bir sessizliğe tahvil etmiş durumda. Binlerce çocuğun, gencecik insanların öldüğü bir dünyada “siyaset dışı” kalmak, aslında “öldürmeye devam edebilirsiniz, biz bakmıyoruz” demenin diplomatik yolu oldu.
Dilerim, Avrupa idealizasyonumuzun çöküşü, bizim için bir uyanışın başlangıcı olur. Kendi içimizde inşa edemediğimiz adalet kalesini başka coğrafyalarda aramanın beyhudeliğiyle açık yüreklilikle yüzleşiriz. Avrupa çökmüyor; sadece üzerindeki o parıltılı, hümanist örtü sıyrılıyor. Altından o bildik sömürgeci, o seçmeci vicdan çıkıyor.
Sona gelirken, evet, bir zamanlar Wenders haklıydı: Her şeyin yolunda olduğunu söyleyen filmler, en politik (apolitik) olanlardı. Bugün Berlin’de sergilenen o büyük “tarafsızlık” oyunu da yüzyılın en ağır apolitik operasyonlarından biri oldu böylece. Perde kapandığında, alkışlar dindiğinde, kırmızı halılar toplandığında geriye kalan tek şey, tarih karşısında sergilenen o kirli sessizliğin ve iflas etmiş bir entelektüel duruşun sızısı kalacak. Bu sızıdan herkesin çıkaracağı bir ders var. Kendi omurgamızı inşa etmek de bu derslerden ilki olacak.