2017 yılında hayatımıza girdi Osman. Aylin Balboa’nın kaleminden doğan ve okurla kurduğu samimi bağ sayesinde büyüyen “Bu Hikâye Senden Uzun Osman”, şimdi tiyatro sahnesinde. Yazım sürecinin gelgitlerinden sahneye uzanan bu yolculukta, hem bir kadının iç dünyasına hem de modern ilişkilerin karmaşasına yakından bakıyoruz. Yazar Aylin Balboa ve oyuncu Şenay Gürler, bu dönüşümün perde arkasını ve oyunun yolculuğunu konuştum.

Osman’ın yolculuğunun temelleri KAFA dergisinde atıldı. Nasıl bir süreçti senin için? Senden dinlemek isterim.

Aylin Balboa: Harika bir yolculuktu, vardığımız yer çok hoşuma gidiyor. İşlerin bu noktaya geleceğini kestirerek yazmadım. Kitap olsun diye de yazılmadı ama ilerlerken, tamamlanırken bana verdiği duyguyla da “evet evet bu gerçek hikâye” dedirtip cesaretlendirdi. Süreçin gelgitleri çok acayipti. Sizler şahitsiniz. Okurlardan yazar arkadaşlara, buradaki mutfak ekibinden eşime dostuma kadar herkes beni bu hikâyeye devam etmem için motive etti, destek oldu, bazen zorladı bazen mecbur bıraktı ama sonuç güzel oldu.

Metnin tiyatroya evrilme sürecinde seni neler şaşırttı?

A.B.: Tiyatroya evrilmesiyle ilgili hep mesajlar alıyordum. Yani tiyatrocular bu metni başından beri istiyorlardı ama çok da aklıma yatmıyordu. Kadın sadece anlatıyor, olay örgüsü yok gibi düşüncelerle doluydum. Ben yazar kafasıyla ona çok ihtimal vermiyordum. 

Nerede ikna oldun?

A.B.: Şenay Gürler beni aradı ve “bunu yapmak istiyoruz” dedi. Öyle kendinden emindi ki “Tamam olur, süreci bir izleyelim” dedim. Bana yine yapmazlar gibi gelmişti ne yalan söyleyeyim, çok da ciddiye almamıştım. Ama koca bir ekip hızla kollarını sıvadı ve işte bugün bu noktadayız. Bunun tiyatro oluşunu uzaktan izlemek eğlenceliydi. Provayı izlediğimde bütün o yapılamazların nasıl yapıldığını da görmüş oldum. 

Şenay Hanım, sizinle Osman’ın tanışma hikâyesini merak ettim.

Şenay Gürler: Yapımcımız Mehmet Küçükgünaydın’la oyun yapmak istiyorduk. Gönderdiği oyunlar bana eski geldi. “Daha yeni bir şey yapmak gerekli,” dedim. Sonra kitabı gönderdi, okuyunca çarpıldım. Ona da Sertaç Sayın göndermiş. Sertaç’a da psikiyatristi önermiş. Aslında bütün hikâye psikiyatristin önerisiyle başladı. Oyuncu için zor bir iş. Bir olay örgüsü var ama lineer bir akış yok. Beni değiştirdiğini, geliştirdiğini ve zorladığını hissettim. 

Metni okuduğunuzda ne hissettiniz? Kendinizden bir şeyler buldunuz mu?

Ş.G.: Tabii ki. Sadece kadınların değil erkeklerin de etkilendiği bir kitap. Örneği Sertaç… Kendinden bir şeyler bulmuş ki önerdi. Ama daha çok kadın okuyucuların okuduğu bir kitap. Aşklar yaşıyoruz, hayatımız boyunca ilişkiler yaşıyoruz. Bocalamalarımızı esprili bir dille anlatmış. Oturup dramatik bir yerden bahsetmemiş. 

Karakterimiz ile Osman’ın ilişkisini toksik bir ilişki olarak nitelendirebilir miyiz?

A.B.: Toksik ilişkide bu çabanın (gerçek bir iletişim düzleminde) karşılığı vardır. O mektuplar yollanır, aranır, çekiştirilir, kapısına dayanılır, çeşit çeşit hadise. Bu kadınsa sadece düşünüyor, eylemsiz bir düşünce hâli yani. Bunu herkes yapar gibi geliyor bana. Burası toksik değil. Gerçek bir aşkın, kuvvetli bağların ardından gelen ayrılıkta bu kadarı zaten olur, zihin bir aşağı bir yukarı uzun süre savrulur. Nihayetinde yastır bu. O yüzden anlatıcının ruh hâli de doğrusal bir düzlemde ilerlemiyor. Başından sonuna gitgide yükselen bir eğriyle iyileşmiyor bu kadın. Bir iyileşiyor bir kötüleşiyor. Bir batıyor bir çıkıyor. Sürekli bir batma çıkma, istememe yeniden isteme. Ama sonunda, yaşanılabilir bir düzlüğe çıkmanın hikâyesi.

Osman’ı bir de sizden dinleyelim. Ne anlatıyor Bu Hikâye Senden Uzun Osman?

Ş.G.: Osman özelinden değil de kadın özelinden anlatmayı tercih ederim. Bu herhangi bir ilişki ya da bir yokluk. Hayat devam ediyor ve bu süreçte kendini bulma hikâyesi. Kendiyle de mutlu olabileceğinin hikâyesi. Yalnız kalmaktan çok korkuyoruz. Sadece kadınlar değil erkekler de yalnız kalmaktan çok korkuyor. Ama yalnız başıma da mutlu olabilmeyi gösteriyor. 

A.B.: Ben bu hikâyeyi yazarken, ilişkilerde mutluluğun ve mutlu sonun ne olduğunu yeniden sorgulamak istedim. Mutlu sonu tartışalım. Okuyucunun büyük çoğunluğu bu kadar gerçek, samimi, içten bir aşkın sonunda tüm yanlış anlaşılmaların giderilip Osman’la anlatıcının kavuşmasını bekler. Hepimizin içinden o mutlu son gelir. O masallarla büyüdük. Bunun sonunu nasıl yazacağımı çok düşündüm dolayısıyla. Sorumlu da hissettim. İnsanların ilişkilerinin seslendiricisi gibi bir pozisyon almıştım o dönem. Yanlış bir yere motive etmek istemedim insanları, çünkü her aşkın sonu kavuşma değildir. Olmak zorunda da değildir. Ayrılık da bu hayatın gerçeği, bu da fena değildir. 

Daha önce tek kişilik oyunlara alışkın bir oyuncusunuz.Nasıl hissediyorsunuz?

Ş.G.: Bu oyun farklı. Benim de kendi alanımdan çıkıp farklı bir oyunculuk tarzıyla seyirci karşısına çıkıyorum. Fiziksel olarak hiç durmadığım yerler var, looplar var. Onları metnin içerisine oturtmak benim için çok zorlayıcıydı. En çok korktuğum oyun da bu oldu. Osman benim için en önemsediğim projelerimden. 

Kişisel gibi görünse de toplumsal bir konu. Bu metni bugün anlatmak neden önemliydi?A.B.: Bir boşluğu denk gelmiş olmalı ki bu ifade ediş biçimi bu kadar yankı buldu. Sonuçta Amerika’yı keşfetmedim, bir kadının ayrılık sonrası yazdığı mektuplar, sinopsisi bu kadarcık bir şey bakınca. Ama bir kavanozun içinden de konuşmuyor. Bu toplumdan kopmayan, bu ülkede yaşamanın zorluklarının farkında olan, düşen kalkan, kapitalizmin ayrılık izni vermemesi nedeniyle çalışmak zorunda olan, otobüslerde aktara aktara giderek bir yol arayan, bu şehirde debelenerek yaşamak zorunda olan bir iç anlatıcının hikâyesi.

Sahne Fotoğrafları: Mürsel Çoban