2002 Dünya Kupası’nı anlatırken insan ister istemez şöyle başlıyor: Ne günlerdi be.

2002 enteresan bir yıldı. Bir yandan dünya 11 Eylül’ün etkisi devam ediyordu; her şey biraz daha gergin, biraz daha temkinliydi. Ekonomiler toparlanmaya çalışıyordu, savaş kapıdaydı. İnsanlarda bir karamsarlık hâkimdi; tam da bu günlerde dünya kupası imdadımıza yetişti.

2002 Dünya Kupası, bizim için bambaşka bir tecrübeydi. Ülkemizin dışındaydık, bize her yer deplasmandı. Maç saatleri bile başlı başına bir hikâyeydi, ülkece ilk kez öğlen vakti oynanan kitlesel maçlarla tanışıyorduk. Okulda öğrenciler derslerini bırakmışlar, okul bahçelerine toplaşmışlardı. Kimimiz okula gitmiyor evde açıyordu televizyonu, kimimiz sınıfta öğretmenle birlikte izliyordu, kimimiz iş yerinde bilgisayardan, ofisçe bakıyordu maçlara. Sokaklar boş, kahvehaneler doluydu. Bir ülke aynı anda uyanıp aynı maça bakıyordu.

Ve sonra ikonik sahneler gelmeye başladı.

Biz de buradayız: Hasan Şaş’ın golü

İlk büyük anlardan biri, Hasan Şaş’ın Brezilya’ya attığı goldü. O golde bir rahatlık vardı, bizi Brezilya karşısında öne geçiren, biz de buradayız diyen goldü o. Sanki mahallede oynuyormuş gibi, hiç çekinmeden, rahattı Hasan Şaş. O an hepimiz şunu düşündük: “Olabilir mi?”

Rivaldo, karnına gelen toptan sonra yüzünü tutunca, işler değişti. Rivaldo’ya bakışı Türk halkının o günden bu yana değişti.

Rüştü Reçber ve savaş boyası

Sonra görüntüler değişti. Kalede Rüştü Reçber, yüzünde o siyah boya. O kadar ikonikti ki bu savaş boyaları, Rüştü turnuvada sadece kurtarışlarıyla değil, bakışlarıyla da hafızamıza kazındı. Top gelir, Rüştü çıkarır, kamera yüzüne zoom yapar… Yüzde hep aynı ifade; sakin, soğuk, sert.

Ümit Davala’nın saçı

Hafızamızda bir başka görüntü: Ümit Davala’nın saçı. The saç. O dönem için neredeyse herkese “Bu ne ya?” dedirtmişti… Fakat Ümit Davala saçıyla tezat bir oyun koydu ortaya. Japonya maçında attığı kafa golüyle o saçlarla bizi çeyrek finale taşıdı. Ertesi gün, ebeveynler çocuklarının saçlarını öyle kestirmek için berberlere koştular. Olan çocukların saçlarına oldu, ama herkes mutluydu, herkes. O gol geldiğinde, sabahın o erken saatinde evlerinde bağıran kaç kişi vardı, sayısını kimse bilmiyor.

Ve tabii, İlhan Mansız…

Önce o çalım. Roberto Carlos’un üzerinden attığı top. O an, televizyonda izlerken herkes aynı şeyi söylüyordu: “Ne yapıyor bu çılgın?” Brezilya’ya karşı böyle bir şey yapmak… Bu, aradığımız öz güvendi.

Ama asıl an, Senegal maçıydı. Uzatmalar… Herkesin kalbi ağzında… İlhan Mansız vuruyor ve top ağlara gidiyor… Bitti. Bu altın gol, bu bize maçı kazandıran gol. O an yaşanan sevinç tarif edilemez. Kim nerede izliyorsa, herkes aynı anda ayağa fırladı, birbirlerine sarıldı, İlhan Mansız takım arkadaşlarına koştu.

Sonra yarı final… sonra üçüncülük maçı.

Güney Kore karşısında oynanan o maç, bizim finalimizdi. Türkiye saatiyle öğlen saatlerine denk gelen bir maçtı bu. Bu sefer herkes uyanıktı. Kahvehaneler dolu, televizyonlar açık, herkes hazır.

Ve daha insanlar koltuğa yeni oturmuşken…

11. saniyede geldi gol bu kez.

Daha çay yeni konmuş, daha spiker ilk cümlesini tamamlamamıştı. İnsanlar neye uğradığını anlamadan bağırmaya başladılar, ülkenin dört bir yanında.

Maç 3-2 bitti. Türkiye dünya üçüncüsü oldu. Maç bitince iki takım birlikte tribünleri selamladılar, oyuncuların yüzündeki yorgun ama huzurlu ifade, görevlerini ifa etmenin getirdiği ifadeydi…

Balkonlardan bayraklar sarkıtıldı, insanlar konvoylar halinde sokaklara döküldü, birbirini tanımayan herkes birbirine sarıldı.

Hikâyeyi tamamlayan o şarkı

Maçlar, goller, o unutulmaz anlar… Ama hepsini tamamlayan bir şey de vardı: Tarkan ve “Bir Oluruz Yolunda” şarkısı.

O yazın fon müziği, bu şarkıydı resmen.

Maçtan önce, maç arasında, maçtan sonra… arabada, televizyonda, sokakta. Bu şarkı 2002 Dünya Kupası için milli takıma destek amacıyla yazılmıştı. Şarkı, turnuvanın ta kendisiydi. Hep birlikte, hep bir ağızdan söylenen; tam Türkiye’yi anlatan bir şarkıydı.

2002 Dünya Kupası’nı unutulmaz yapan tam da buydu aslında. Sadece Hasan Şaş’ın golü değil. Sadece İlhan Mansız’ın golü değil. Sadece Rüştü’nün boyası ya da Ümit’in saçı değil. Sadece, Tarkan’ın şarkısı değil.

Dünya kupasını özel yapan, bu yolda bir olmamızdı; hepimizin aynı anda aynı şeyi hissetmesiydi.

Bonus: Dünya kupası topunun adını hatırlayacak kadar yaşlılar aramızda mı?