Louis CK geçtiğimiz günlerde Türkiye’deydi. İki stand-up gösterici gerçekleştirdi İstanbul’da. Biz de gösteriye gidemeyenler için, Louis CK’in dumanı üstünde Türkçeye çevrilmiş kitabı Ingram’dan tadımlık bir parça yayımlamaya karar verdik. Keyifli okumalar.
Bir gece hepimiz uyurken bizim yoldan eve gelen sarsak, takırtılı kamyoneti hatırladım. Yattığım müştemilat kulübesinin kapısındaki çatlaktan hayatımda ilk kez gördüğüm kamyona bakmıştım. Işıkları kapalıydı ama ay sayesinde içinden bir adamın çıkıp derhal böğürmeye başlayan domuzlarımızın çitini açtığını görebilmiştim. Babam evin kapısında içdonuyla uçarcasına fırlayıp sundurmadan inmişti. Domuzlarımızı kamyonetinin arkasına bindirmeye çalışan adamı, üzerine atlayarak yere devirmiş ve yumruklarını yüzüne indirmeye girişmişti. Çok geçmeden babamın dövdüğü adamın mı yoksa babamın yumruklarına karşı eliyle yüzünü örtmesi bir işe yaramayan adamın diğer eliyle ayağını bırakmamaya çalıştığı domuzun mu böğürdüğünü ayırt edemez olmuştum. Adam sonunda domuzun ayağını bırakınca babam kalkıp hayvanı kucaklamış, beriki de kamyonetine kaçmıştı. Kamyonetin gidişini birlikte izlemiştik ama babamın, benim de izlediğimden haberi yoktu. Ertesi sabah kahvaltıda ekmeğimi sundurmanın basamaklarında yerken babamın anneme, domuzu çalmaya gelen adamı anlattığını duymuştum. “Aman Tanrım,” demişti annem.
Babamsa kahvesini höpürdetip sesini biraz daha yükselterek, “Çalmak, öldürülmene yol açabilir,” demişti. Öldürülmek ne demekti, biliyordum çünkü Bert Amca, “iş ortağının” bir adamı boğazını keserek öldürdüğünü ve ömrü bitene kadar hapiste kalacağını anlatmıştı. Ölü ne demekti, onu da biliyordum ama nereden bildiğimi hatırlamıyordum. Ölünün çirkin olduğunu ve ardından hiçbir şeyin gelmediğini biliyordum. O gün yaptığım şeyin, o adamın tabağından et almamın çalmak olduğunu da biliyordum. Yolun kenarında, geçip giden arabalardan uzakta, gerçi artık yol sakinleşmişti ve doğadaki cırcırböceklerini duyabiliyordum, hava, birbirinin peşi sıra adım atan ayaklarımı göremeyeceğim kadar kararana dek yürüdüm. Derken bir araba korna çaldı ve ışıkları altımdaki kara toprağı aydınlatınca fark etmeden yolun ortasına çıktığımı gördüm. Korna çalan araba hızla yanımdan geçerken çabucak kaçtım. İçinden biri, “Önüne baksana, geri zekâlı!” diye bağırdı ve kaçarken ayağım takılınca göremediğim bir çalılığa kapaklandım. Yuvarlanıp yere düştüm. Yüzükoyun yatarken soğuk ve ıslaklıktan çamura düştüğümü anladım ve feci uykum geldi. Eve bir günlük yürüme mesafesindeydim, gözlerimi kapadım ve dünya aklımdan kayıp gitti.
Ağzından böceklerin çıktığını bilerek uyanmak, insana dışarıda yatmaktansa ölmeyi yeğlerim, dedirtiyordu. Ağzınıza böcek girmesi, tamam, bir şeydir. Girdiğini bilirsiniz ve tükürmeniz yeterlidir. Ama ağzınızdan çıktığını hissetmeniz, içeride vakit geçirdiği ve canı ne istediyse yaptığına işarettir. Böceklerde mesele, size ne yapabilecekleri değildir ki zaten fazla bir şey yapamazlar; mesele böcek fikri ve insanı, çoktan durmuş bir şeyi durdurmak için el kol sallayıp tepinmeye iten, içinize saçtıkları kımıl kımıllık hissidir. Çamurda yattığım yerden 23 fırlayarak kalktım, ayaklarımı yere vurarak, tükürerek, baştan aşağı kıvrılıp bükülerek ve yüzümle boynuma tokatlar atarak vücudumu saran bir an önce kendimi atıp ölüvermek hissinden kurtulmaya çalıştım. Kıvranmam bitince nefes nefese dün olan biteni, şu an bulunduğum yere, bataklık kıyısına, çamurlu otlarla kaplı uzun bir yamacın dibine gelmeme yol açan açlığı ve şaşkınlığı hatırladım. Hemen yukarımda simsiyah lastikler belirip kayboluyordu. Nereye yürüdüğümü bilmiyor, merak bile etmiyordum. Yoldan uzak, bataklık kıyısında kalarak yürümek daha yapışkandı ama ayaklarıma daha iyi geliyordu.
Açtım. Dahası, açtan başka bir şey değildim. Ne ya da kim olduğumu sorsanız açım, derdim. Aklımı olmayan yiyeceğimden çelmek için Anna Lee’yi, diğer elinde sazdan örme bir valiz taşıyan annesinin elinden tutuşunu düşündüm. Yanımda yatmış, karnını serinletmeye çalışan köpekle sundurmaya yaslanarak büyük yola kadar yürümelerini seyretmiştim. Annesi, bizim yolun yarısına vardıklarında eğilip Anna Lee’yi kucağına almıştı ki bir insanın bir diğerine öyle bir şey yaptığını hiç görmemiştim.
Anna Lee ufak olduğundandı herhalde ki öyleydi. Anna Lee’nin şişkin elbisesinin altından parmak gibi çıkan bacakları vardı. Kolları da aynı şekilde sıska ve yumuşak görünüşlüydü. Annemle babamın göz renklerinden çok daha iyi hatırlayacağım kadar mavi gözleri birbirlerine ve pürüzsüz yüzünde, ağzının hemen üzerindeki bir çıkıntıdan ibaret burnuna hakikaten çok yakındı. Tümden görünüşünü, fare yavrularınınki gibi 24 yumuşak bulmuştum. Haliyle annesinin bu yüzden toprak yolda kucağına aldığına karar vermiştim. Annesi de benimkinden farklıydı. Annemle kardeşi mutfak masasında yan yana oturduklarında kapıdaki sinekliğin ardından annemin gözlerinin, kardeşininkiler gibi ama tam tersi olduklarını, kardeşininkiler yukarı, tavana doğru açılırken, annemin gözlerinin aşağı doğru açıldıklarını görmüştüm. Annemin kardeşi kuşlar misali yüksekten başlayıp hüzünlü anlarda aşağı süzülüyor, sonra tekrar yükseliyordu. “Çoğundan daha zor bir yıldı ama Tanrı’nın hepimize göz kulak olduğunu unutmamalıyız,” demesindeki gibi.
Annem, babamınkinden daha yüksek ama gene de alçak, kurbağa gibi ama kız sesiyle ve kelimeden kelimeye hiç inip çıkmadan, “Bu eve fazla göz kulak olduğunu sanmıyorum,” demişti. Yapayalnız yürüyüşümün ikinci gününde ayaklarım iyice sulanan çamura batmaya başlayınca, iyice meyil alarak yükselen çayırlı kısma, otlara tutunup kendimi çekerek tırmandım. Yol gene araba ve kamyonlarla doluydu ama bu sefer daha da kötü, daha da sertti. İleri baktığımda yolun yerden nasılsa ayrılıp yükselerek, yanlarında dalgalı metal korkuluklar bulunan iki kocaman yola ayrıldığını gördüm. Santim aralıklı, art arda, yan yana, sansarlar gibi hızla giden, hep birlikte düşünüyormuşçasına inip kalkan, yuvarlakları dönen arabalar vardı. Aklım hepsini tek seferde alamıyordu ve birkaç saniye baktıktan sonra, bu motor ve metal nehrinin tıslamaları ve homurtuları arasında, arkamda kalmış evden beri ve anca babam vurup bir bacağından sürükleyerek götürüp tepenin kenarından nehre atana kadar peşimden koşan kuduz bir köpekten kaçıyormuşum gibi soluk soluğa çıkan nefesimi duydum.

Ingram, Louis CK. Çeviri: Algan Sezgintüredi, April Yayıncılık, s. 22-23