BBC’de yayımlanan ve Molly Gorman imzasını taşıyan bir yazı, geçtiğimiz günlerde Uğultulu Tepeler’in neden hâlâ bu kadar tartışmalı ve dirençli bir metin olduğunu yeniden hatırlattı. Gorman, romanın yayımlandığı 1847’den bu yana taşıdığı o tuhaf ikiliğe dikkat çekiyor: Delicesine sevilen ama aynı ölçüde yanlış anlaşılan bir kitap bu. Emily Brontë’nin tek romanı olan bu karanlık ve fırtınalı hikâye, Gorman’a göre romantik bir aşk anlatısından çok daha fazlası; tutkunun nasıl sınırsız bir öfkeye, oradan da kuşaklar boyu süren bir yıkıma dönüştüğünün hikâyesi.

Sinema dünyası da bu romana defalarca geri döndü. 1939’daki klasik Hollywood uyarlamasından Andrea Arnold’un yorumuna pek çok film, bu hikâyenin “büyük aşk” tarafına tutunmayı seçti. Ama romanın kalbi, aşk kadar intikamla da atıyor. Belki de bu yüzden her yeni uyarlama, ister istemez “eksik” kalıyor.

Uğultulu Tepeler ilk çıktığında neler yaşandı?

Emily Brontë’nin tutkulu aşk ve acımasız intikamla örülü hikâyesi, okurları büyülerken eleştirmenleri de aynı ölçüde afallattı. İlk çıktığında son derece karışık tepkiler aldı. Kimileri romandaki “vahşi acımasızlıktan” ve “yarı-ilkel aşk” anlatısından dehşete kapıldı. Kimileriyse kitabın gücünü ve zekâsını teslim etti; anlatımının sarsıcı ve sahici olduğunu söyledi. Pek çok kişi içinse tek bir kelime yeterliydi: Tuhaf.

Gotik edebiyatın popüler olduğu bir dönemde bile romanın okurları şoke etmesi aslında çok şaşırtıcı değil. Çünkü 19. yüzyıl, ahlaki denetimin son derece sert olduğu bir dönemdi. İngiltere’deki Loughborough Üniversitesi’nde Viktorya dönemi edebiyatı profesörü olan Clare O’Callaghan’a göre, insanların bu kitapla ne yapacaklarını bilememelerinin sebebi çok net: Romanın açık, öğretici bir ahlak dersi yoktu.

Roman yayımlandıktan üç yıl sonra, Emily Brontë’nin ablası Charlotte Brontë, kitabın Ellis Bell, yani bir erkek tarafından değil, Emily yani bir kadın tarafından yazıldığını açıkladı. Charlotte’a göre eleştirmenler romanı baştan yanlış okumuştu; Uğultulu Tepeler’in ne anlatmak istediği, gücü ve niyeti tam olarak kavranmamıştı.

Yorkshire bozkırlarında, iki aile etrafında şekillenen gotik hikâye zamanla türün en belirleyici klasiklerinden biri haline geldi. Ama Charlotte Brontë’nin “yanlış anlaşılma” tespiti hâlâ geçerliliğini koruyor.

Gözler yeni uyarlamada

Yeni uyarlamada Emerald Fennell, romanı kendi yorumuyla beyazperdeye taşımaya hazırlanıyor. 13 Şubat’ta gösterime girecek filmde Catherine Earnshaw’u Margot Robbie, Heathcliff’i ise Jacob Elordi canlandırıyor. Fennell, film etrafında dönen yaş, etnisite, erotik sahneler ve kostüm tartışmalarına yanıt verir gibi, filmin başlığına tırnak işareti koymayı tercih etti. Ona göre bu, romanın birebir uyarlaması değil; çünkü hikâye fazlasıyla yoğun, karmaşık ve zor.

Fennell’in filmi “tüm zamanların en büyük aşk hikâyesi” sloganını kullanıyor ama romanı bilenler için “en büyük intikam hikâyesi” demek belki daha yerinde olur. Evet, romanda inkâr edilemez bir tutku var. Ama sonrasında gelenler, romantik bir masaldan çok daha karanlık.

Molly Gorman yazısını, romanın bitmeyen etkisine işaret ederek kapatıyor: Sevin ya da nefret edin, Uğultulu Tepeler yüzyıllardır okurlarını kendine çekmeye devam ediyor. Yeni uyarlamalar da muhtemelen bunun son halkası olmayacak. Romanın hakkını beyazperdede tam olarak verip veremeyeceğimiz sorusu ise hâlâ masada.

Ve Gorman, 1848’de yazılmış anonim bir eleştirmenin cümlesini hatırlatıyor: “Başlayıp bitirmemek imkânsız. Bitirdikten sonra da onun hakkında hiçbir şey söylememek.”