Alper Canıgüz’ün Örümcek Burgacı kitabı geçtiğimiz haftalarda çıktı. Okuduk, sevdik. Kendisi de sevdiğimiz saydığımız, ve aynı zamanda ne kadar şanslıyız ki tanışık olduğumuzdan ulaşabildiğimiz bir yazar. Teklif ettik, bizi kırmadı. Sorularımıza mükemmel yanıtlar verdi. Biz sorarken çok eğlendik, o yanıtlarken eğlendi; şimdi sıra bu sohbete sizi de dâhil etmede.
Alper Bey, söyleşimize hoş geldiniz. Klasik bir soruyla başlamak isterim. Örümcek Burgacı’nın fikri nasıl doğdu, bir gazete haberinden ya da bir kitaptan, bir filmden; o ilk düşünceden bahsediyorum.
Bilirsiniz fikirler doğar, ölür ve sonra büyür. Maalesef bunların doğum anını ve biçimini tam olarak tespit etmek mümkün değil, yine de kabaca şöyle bir süreçten söz edilebilir belki: kafanızda mütemadiyen dolanan bir dizi dramatik düşünce oluyor ancak bunlar anlamlı bir hikâye oluşturmak için yeterli değil. Derken bir noktada -ki buna mütevazı bir “eureka” anı denebilir herhalde- ortaya çıkan bir unsur, birbirinden bağımsız görünen bu düşüncelerden iki yahut üçünü bir araya getirip bağlıyor. İşte şimdi elinizde bir roman fikri vardır. Bende bu, bir gece vakti insiyaki biçimde yazdığım yarım sayfalık bir metinle geldi. “Ülke gözlerimizin önünde çöküyordu,” cümlesiyle başlayıp “Yaşasın Ayı Direnişi!” şeklinde nihayetlenen manasız bir paragraf. Ne olduysa ondan sonra oldu. Altına bir dizi not almışım: Evrimsel olarak öz-imha… Gerçeğe kayıtsız yaşam formu… Yalanların uzayı büküp evrenin dokusunu yırtması… Yüce lider Klepton!.. şeklinde. Bu sonuncusu bir yere oturmadı ama diğerlerinin hikâyeyle bağlantısını kurdunuz sanıyorum.
Sizin yazınınızda mizah, absürtlük ve psikoloji bir arada yürür. Örümcek Burgacı’nda ise bu öğelerle birlikte “kolektif bilinç”, “hiperdemokrasi”, “söz gücü” gibi yeni katmanlar eklenmiş durumda. Bu roman sizi yazınınız içinde nereye yerleştiriyor? Stil olarak önceki kitaplarınızdan farklı mı?
Müsaadenizle, artık “absürt“ sözcüğünü duyduğum anda silahıma uzandığımı belirterek başlamak isterim. Lakin haklısınız, bu romanın yapısı diğerlerinden biraz farklı. Hem polisiye yaklaşımı, hem içerik, hem de ölçek açısından. Bunların niteliğine dair tartışmayı okurlara, eleştirmenlere bırakmayı tercih ederim. Benim açımdan bu metin biraz kişisel konfor alanının dışına çıkmak gibi bir anlam taşıyordu zannediyorum; sanatsal herhangi bir faaliyetle uğraşan herkesin diri kalmak için bunu yapmasında fayda vardır diye düşünürüm. Bir Ira Levin’i, bir David Bowie’yi, bir Ayhan Sicimoğlu’nu düşünün. Bir sonraki adımda ne yapacağı kestirilemez, ilginç kişilikler.
Alper Bey, kitabın adını 1974 koymak dürtüsünden kendinizi nasıl korudunuz?
Hakikaten de aklımdan geçti bu fikir bir noktada ancak üç romanlık bir dizi planladığım için, diğerlerine sırasıyla 1975 ve 1976 adını koymayacaksam yapmayayım dedim.

Kahramanınız Stan LaFleur Alman asıllı şair-dedektif olarak tanıtılıyor. Çok yönlü bir karakter, haliyle romanı karakter mi çağırdı sorusu akıllara düşüyor. Hangisi önce geldi?
Hikâye geldi ama aklımda “Bir Kamu Davası“ üçlemesindekinden farklı, Fransızların “noir” dediği ve aslında Amerikalıların mucidi olduğu türe yakın bir polisiye yazma fikri de vardı. Örümcek Burgacı’nı bu şekilde kurgulamaya karar verdikten sonra kahraman üzerine düşünmeye başladım. Başlangıçta Stan’ı asıl kahramanın arkadaşı olarak kullanmayı planlıyordum ancak düşündükçe son derece ilginç bu insanın pekala romanın taşıyıcı karakteri olabileceğini fark ettim. Biraz da çekinerek, Stan’a bu konuda ne hissettiğini sordum, o büyük bir yüce gönüllülükle buna razı gelince kolları sıvadım.
“Her insan bir kâinattır…” diyorsunuz. İkili her türden ilişkinin, kolektif bir ilişki olduğunu düşünür müsünüz? Sosyolojiye inancınız psikolojiden fazla gibi bir izlenim edinebilir kitabı okuyan biri… (Ben değil, tabii ki.)
Ben istatistiği çok severim Cem Bey. Gençlik yıllarımda “İstatistiki Prosedürler” diye bir beste dahi yapmıştım, bir aşk şarkısıydı. Bu manada psikoloji, sosyoloji yahut dendroklimatoloji arasında ayrım yapmam, yeter ki sayısal veri ilham yaratsın. Freud şahidimdir, ikili ilişkinin bile kolektif bir ilişki olduğunu söyleyebiliriz, evet. İstatistik Prosedürler ve Lovers are Strangers (Aşıklar Birbirine Yabancıdır) hep bunu anlatan şarkılardır.
Eserinizde “kamuyu ilgilendiren her konunun anketlerle çoğunluk tarafından karara bağlandığı bir rejim” var. Vizesi bitenlerin öldüğü bir düzen, Çin’in puanlama sistemiyle ürkütücü biçimde akraba. Bütün bunlar romanda bir distopya gibi duruyor ama anlatılan şeylerin güncel gerçeklikle olan mesafesi de çok uzun değil. Günü genişletmek, abartmak bir distopya yaratmakta artık yeterli midir? Bu biraz distopik sanki, bilhassa dünyanın dört bir yanında demokrasinin tartışıldığı şu günlerde…
Tayvan parlementosunda “hiperdemokrasi” fikrinin, üstelik de romanda anlatılana çok benzer bir sistem olarak tartışıldığını biliyor muydunuz? Ben inan olsun, bu romanı yazmaya başlarken bilmiyordum. Doğrusu ben romanda anlatılan dünyayı “distopik” diye düşünmemiştim, bilakis birçok yanıyla çoğu kişinin “ütopya” olarak tanımlayabileceği bir yer. İzahlı mizah tarzım değildir ama söylemeden geçemeyeceğim, romanın sonunda, gerçek distopyanın bugün yaşadığımız yer olup olmadığına dair bir sorgulama söz konusudur.
Romanda polisiye, bilim-kurgu ve alternatif tarih unsurları iç içe geçmiş durumda. Türler arasılığın uçlarında dolaşan bir metin. Fakaat bunun sıradan okuru ürküteceğini düşündünüz mü? Okurlarını düşünen yazarlardan mısınız?
Türler arasılık sevdiğim bir şey; bu romanda da Dashiell Hammett, Philip K. Dick’le buluşsa nasıl olur gibi bir şeyler geçti aklımdan. Yazmak, okunmaklığa içkindir diye düşünüyorum. Fakat bu, okur ne bekler türünden bir kaygı yahut arayışa yol açmıyor bende. Ben, bir okur olan kendim için yazıyorum desem yanlış sayılmaz. Böyle baktığınızda zaten sıradan okur diye bir mefhum kalmıyor ortada; Çetin Altan’ın söylediği gibi, yazarın bütün sorumluluğu yazdığı metne karşı duyduğudur.
Alper Bey, romanın merkezinde “söz”ün kendisi var gibi geliyor bana. Stan hem bir dedektif hem de bir şair; yani kelimelerin hem estetiğiyle, yetmez hikâyesiyle de uğraşan biri. Bu yönüyle Alman şair dostunuzdan çok size de benzetiyorum karakteri. Dilin sadece iletişimden ibaret olmadığı, kolektif bilinci, yönelimi ve hatta kaderi şekillendiren bir güç olabileceği fikrini ne kadar önemsiyorsunuz? Dua edilen bitkiyle edilmeyen bitkinin farklı oranda büyümesi gibi popüler anlatılar vardır; insanın söze verdiği anlamın toplumsal, siyasal hatta biyolojik etkileri olabileceğine inanır mısınız?
İşin mistik, parapsikolojik yanını bilemeyeceğim ama sözün toplumsal ve siyasal etkisi açık. Dilin doğadan yabancılaştırdığımız bir araç olduğunu, sözcük ile sözcüğün referans verdiği şeyin ayrılığını hesaba katmak, sözün gerçekle mesafesine dikkat etmek gerekiyor. Aksi takdirde bu olağanüstü icat, yanlış yahut yalanların taşıyıcısı haline gelip büyük tehlikelere yol açıyor. İngilizce’de “reification” denen, Türkçe’ye “şeyleştirme” diye geçen bir kavram vardır: kısaca, bir şeyi tanımladığın için onun gerçekten varolduğunu düşünmek anlamına gerekiyor. Zeka, ego, adalet, devlet… ilk aklıma gelenler.
Romanın dünyasında bir yandan psikosfer, ortak bilinç, zihnin dışarı taşan uzamlar var. Pluribus’u izledim geçtiğimiz günlerde, tuhaftır biçimde aynı anda girdi kitapla. Dizi şundan bahsediyor: Bir virüs dünyayı vuruyor ve tüm insanlık, bilgiyi, iyiliği ve kötülüğü paylaştığı tek bir zihni paylaşır hale geliyor. Kitabınızla da bağ kurmamak elde değil: Modern insanın zihni, başka bilinçlerin sürekli çarptığı, yankılandığı, sınırlarının eridiği bir alan mıdır artık? İster istemez sosyal medyayla aynılaşan, aynı anda aynı şeyi düşünen insanlar geliyor aklıma. Bu aynılığı günümüz sosyal medyasının görünmez algoritmalarına benzetmek mümkün mü?
Kesinlikle. Bu vaziyetin yarattığı çarpıklıklara çokça dikkat çekildi ancak önüne geçilmesi imkansız görünen yıkıcı bir güçle karşı karşıyayız sanki. İnceliklerle, ayrıntılarla, alternatif yaklaşımlarla kaybedecek vaktimiz yok… ya belli bir bütünün parçasısın ya yok edilmeyi hak eden, sevimsiz bir istisna. Ekseriyetle klişelere dayalı değerler üzerine kurulu kaba bir söylemin neferlerinden yahut kurbanlarından biri olmaya mahkumuz. Gri alanlar yok, dost kuvvet ve düşman kuvvet var. Sivilleşme ve demokratikleşmenin devrimi olarak görünen bir dönüşümün, bu son derece militer bir pozisyona evrilmesi ilginç, değil mi? (Küçük bir not: Pluribus’un tutmayacağını düşünüyorum, inşallah yanılırım.)

Stan ve Stefan arasındaki karşıtlık da romanın belkemiği gibi görünüyor. Bir yanda sözün insanı; diğer yanda eylemin temsilcisi. Hamlet’in bağlanan basiretine dair okudum geçenlerde: Hamlet sahneye çıkar bir şeyler söyler söyler fakat eyleme geçmesi gecikir. Teori ve pratik arasındaki gerilim de böyle bir şeydir. İnsanlığın yüzyıllardır aşamadığı asıl uçurum hâlâ sözle eylem arasındaki gerilim midir sizce?
Bu gerilim mühimdir ama bütün meselesinin burada düğümlendiğini düşünmek aşırı indirgemeci olabilir kanaatindeyim. Söz ile düşünce arasındaki ilişki de bir o kadar hayati olsa gerektir.
Romanın kapağından atmosferine yayılan o sarı-mor neonlar, çökmekte olan bir sistem hissi, tehlikeyle alay eden bir mizah duygusu, zaman zaman Dirty Harry’yi, zaman zaman Fargo’nun absürtlüğünü çağrıştırıyor. Romanın tamamına sirayet eden bir 1970’ler, hard-boiled crime estetiği hâkim gibi geldi bana, her anlamda. Bu estetik tercihler bilinçli miydi, yoksa hikâye kendi tonunu anlatırken mi buldu?
Evet, dediğim gibi, bu romandaki polisiye, biraz daha büyük buhran ve dünya savaşlarıyla biçimlenmiş “noir” anlayışına yakındır. Kahramanların, motivasyonlarını evrensel iddialardan ziyade kişisel değerlerden aldığı ve adeta kendi sonlarına doğru koşan tragedya kahramanlarına dönüştüğü bir dünyadır söz konusu olan. hikâyeyi böyle bir sosyal psikolojik geriplan üzerine kurmak hayattaki pek az bilinçli tercihimden biridir.
Hiperdemokrasi kavramı özellikle ilginç çünkü çoğu kişi sistemi eleştirirken sistemi kendilerinden bağımsız bir varlık gibi ele alır. Oysa roman sistemin de ancak insan kadar kusurlu olabileceğini, kolektif hataların aslında bireysel zaafların toplamı olduğunu söylüyor. Alper Canıgüz şunu mu söylüyor: Masum değiliz, hiçbirimiz?
Hayır hayır, bunu Dostoyevski ve Sezen Aksu söyledi zaten. Ben olayı daha ziyade bir habitat meselesi olarak değerlendiriyorum. Simpsonlar’ı hatırlar mısınız? Ailenin babası Homer Simpson son derece sevimli, sevilesi bir nükleer plantasyon işçisidir; iyi bir aile babası, dürüst bir insan ve kısıtlı kaynaklarına rağmen cömert ruhlu bir insandır. Jenerikte nihayet mesaisini bitirmiş, belirgin bir mutlulukla evine, ailesine dönerken görürüz Homer’ı; o arada yanından geçtiği dereden zıplayan üç gözlü bir balık onu selamlar. Homer bunu yadırgamaz. Üç gözlü bir balık görüp de bunu yadırgamıyorsanız Cem Bey, bu hem o dünyanın normalini gösterir hem de bir şeylerin fena halde ters gittiğini.
Stan LaFleur’ü bundan sonra görecek miyiz? Yeni maceralara yelken açacak bir karakter mi? En önemlisi.. Bu karakter daha mı maceracı geliyor size? Kamu tarafından çok sevilen diğer karakterlerinizden yazması daha eğlenceli bir yerde duruyorsa, daha meydan okur bir yazma serüveniyse bu, Stan’in diğer karakterlerinizi bir süre unutturma ihtimali var mı?
Stan bir üçlemenin kahramanı olarak, kısmetse, iki romanın daha merkezi karakteri olacak. İlk hikâyenin finalinde yanıt bekleyen bazı sorular karşılık bulacak, olaylar gelişip büyüyecek. Stan LaFleur zoraki bir kahraman, yani özellikle öne çıkmak gibi bir derdi olmayan, ekseriyetle zihin dünyasında yaşayan biri, bir şair. Öte yandan dünyaya karşı dostane bir ilgisi var ve bu durum onu vazife almak zorunda bırakıyor; bir insan olarak sorumluluklarından kaçamıyor. Anti-kahramanlardan gına gelen bir dönemde iyi insan olmanın hâlâ bir mana ve değer taşıdığını bize hatırlatan biri. Varsın geri kalan her şeyi unuttursun.
Fotoğraflar: Sophie Bassouls