1907 yılında, 25 Şubat’ta gözlerini açar bu dünyaya, çevresindekiler o zaman “Sabah Yıldızı” derler ona. Yıllar sonra İstanbul Erkek Öğretmen Okulu öğrencileri damında birini görürler, sabahın ilk ışıklarında damda biri vardır. Öğrenciler nöbetçi öğretmen Seraceddin Bey’e haber verir, damda uyurgezer var diye şüphelenirler. Seraceddin Bey, temkinli adımlarla dama çıkar; uyurgezer değil, sabahın ilk ışıklarında kitap okuyup yazan bir öğrencidir o. Ta o zamandan yazmak ve okumaktan başka bir merakı daha vardır; fotoğraf çekmek. Yıllar sonra Kodak kutu makinesi ve onun üç ayağı çok önemli olacaktır. Öldürüldükten sonra cesedinin yanında bulunan bu Kodak kutu makinesini vermeyeceklerdir ailesine…
Hatırlayalım: 1948 yılının 2 Nisan günü, arkasında dağlar, sırtı belki bir ağacın gövdesine yaslanmış, kitap okurken o en felaketli gününde, müthiş yalnızken…
Tekrar edelim: Öldürülür 40’larının başında; erken ölüm değil, cinayet. Ve kendisinden sonra işlenen tüm cinayetlerde yeniden harlanan, hatırlanan bir cinayet. Şiirler, romanlar, öyküler, çeviriler, fotoğraflar, dergiler, dağlar, baskınlar, cezaevleri, kitaplarla çevrili olacak hayatından bize en çok kalan onun yalnızlığıdır belki de. “İnsan muhitin bayağı, manasız, soğuk tesirlerinden kurtulmak istediği zaman yalnız okumak fayda verir. Bana en felaketli günlerimde kitaplarım arkadaş oldu” diye yazar cezaevindeki günlerinin birinde eşi Aliye’ye. Evde, uzun yürüyüşlerinde her an yanında kitapları olur. Öyle ki sırtını dağlara vermiş kitabını okurken öldürülür.
“HEP GENÇ KALACAĞIM”
Eşi Aliye’ye gönderdiği bir mektupta “İhtiyarlığımda çekilmez bir adam olacağım hakkındaki iltifatına teşekkür ederim. Ama bu tahminin doğru çıkmayacak sanırım. Çünkü ihtiyarlayacağımı kim söyledi. Hep genç kalacağım” diye yazmıştır yıllar önce. Öyle de olur. Hep genç kalır Sabahattin Ali. 42 yaşında “milli duygularım galeyana geldi” diyen biri tarafından başına defalarca vurularak öldürülür. Çünkü zor şeydir namuslu olmak, düzene uymak, haksızlık karşısında sessiz kalıp suça ortak olmak. Hem ne zor şeydir. Cumhuriyet’in köylüsünü, taşralısını, kentlisini, dağlarını, Kamyon’larını, Değirmen’lerini, Sırça Köşk’lerini, Yusuf’larını yazmak zor şeydir. “Hep açlardan, dertlilerden, gece izmarit toplayan serseri çocuklardan, bir karış toprak, bir bakraç su için birbirlerini öldürenlerden; cezaevlerinde ruhları kemirile kemirile eriyip gidenlerden; doktor bulamayanlardan; hakkını alamayanlardan başka yazacak şeyler, iyi güzel şeyler kalmadı mı? Niçin yazılarındaki bütün insanların benzi soluk, yüreği kederli? Bu memlekette yüzü gülen, bahtiyar insan yok mu?”
YOKTUR…
Yoktur ya… O yüzden de zordur her şey, en çok da namuslu yaşamak. Öldürülmesinden birkaç ay önce 25 Kasım 1947 tarihinde Ali Baba dergisine şöyle yazar:
Namuslu olmak ne zor şeymiş meğer! Meğer ne büyük günah işlemişiz! Kanunla, kanunsuz baskılar altında ezile ezile pestile döndük. Bugünün itibarlı kişileri gibi, kese doldurmadık, makam peşinde koşmadık. İç ve dış bankalara para yatırmadık, han, apartman sahibi olmak, sağdan soldan vurmak ve milleti kasıp kavurmak emellerine kapılmadık. Bütün kavgamızda kendimiz için hiçbir şey istemedik. Yalnız ve yalnız, bu yurdun bütün yükünü omuzlarında taşıyan milyonlarca insanın derdine derman olacak yolları araştırmak istedik. Bu ne affedilmez suçmuş meğer! Neredeyse, yoldan geçerken mide uşakları arkamızdan bağıracaklar, “Görüyor musunuz şu haini! İlle de namuslu kalmak istiyor ve ahengimizi bozuyor.” Çalmadan, çırpmadan, bize ekmeğimizi verenleri aç, bizi giydirenleri donsuz bırakmadan yaşamak istemek bu kadar güç, bu kadar mihnetli, hatta bu kadar tehlikeli mi olmalı idi? Namuslu olmak ne zor şeymiş meğer!
ZORDUR…
1946 yılında zor bir şey daha yapar Sabahattin Ali. Roman, öykü, şiir yazması yetmemiş bir de dergi çıkarmaya kalkışmıştır. Tan Matbaasının basılması ve yakılmasına tanık olmaları yetmemiştir. Türkiye’nin basın tarihine geçen bir mizah dergisi çıkarırlar: Markopaşa! Ekip: Aziz Nesin, Mustafa mim Uykusuz, Rıfat Ilgaz, başyazarı da Sabahattin Ali. 1946’da yayımlanmaya başlayan ve 22 sayısı çıkabilen Markopaşa Türk basın tarihinin en yüksek tirajlı ve en çok ses getiren dergisi olur ama zordur. Tarihimize “Toplatılmadığı zamanlar çıkar” veya “Yazarları hapishanede olmadığı zamanlar çıkar” sloganlarıyla geçen Markopaşa muhalif tavrıyla odak olmuş ve bu yüzden de çok kez toplatılmıştır. Ama bu öyle bir başarıdır ki o büyük gazetelerin yüksek tirajlarına ve dağıtım olanaklarının çokluğuna rağmen en çok satan yayın olmayı başarmıştır. Siyasi baskılar, engellemeler, tehditler yani bugün bildiğimiz, gördüğümüz her şey yaşanır. Markopaşa kapatılınca Merhumpaşa adıyla yeniden çıkar, o da kapatılır, olur Malumpaşa. Aralarda yine muhalif yazılar yüzünden soruşturmalar, hapislikler, tehditler…
“TÜRK EDEBİYATININ TEMEL TAŞLARINDAN BİRİSİN SABAHATTIN”
Nâzım Hikmet, tarihsiz bir mektubunda Sabahattin Ali’ye şunları yazıyor: Senin roman ne alemde? Ne kadar merak ettiğimi tahmin ediyorsundur. Sahici, Türk edebiyatının temel taşlarından birisin. Her kitabın önceden kütlelere verilmiş bir sözü yerine getirmek demektir. Büyük Türk halkı senden her gün biraz daha büyük eser istiyor. Edebiyat yapmanın dünyanın en mesuliyetli işlerinden biri olduğunu anlamışsın. Yolun açık olsun. Gözlerinden hasretle öperim kardeşim.
Hangi romandan bahsettiğini bilmesek de Nâzım Hikmet’in “sen edebiyatın temel taşlarından birisin” demesi boşa değil. Ama ne zaman? Sevengül Sönmez’in çok doğru bir tespiti var: Ölümünün trajikliği ve etrafa saldığı korku nedeniyle Sabahattin Ali’nin edebiyatı hakkında önce çok az yazılmış, ardından da onun yapıtları bir taraf tutma unsuru olarak ele alınmış, kısaca edebi açıdan nesnel bir biçimde değerlendirilememiştir.
YILLARCA YASAKLI AMA SONRA “KAMU MALI”
Hâlâ hakkıyla değerlendirilmiş de değil ama Sabahattin Ali çok satanlar raflarında olan bir yazar artık çünkü yazarlar öldükten 70 yıl sonra eserleri “kamu malı” oluyor. Kısa hayatı boyunca “kitapları zaten yasaklı” olan, sonrasında öldürülen, öldürüldükten sonra da “korkudan kimselerin bir süre basmadığı” Sabahattin Ali’nin 2019 yılından beri tüm kitapları telifsiz ve kontrolsüz olarak basılabiliyor. İki yüzlülük değil mi bu? Tarihimiz Sabahattin Ali’nin dirisine de ölüsüne de sahip çıkamadı, bu gerçek.
Onu anlamak, tanımak için naçizane üç kitap önerim var:
“Filiz Hiç Üzülmesin” Sabahattin Ali’nin Objektifinden, Kızı Filiz’in Gözünden Bir Yaşamöyküsü, Filiz Ali, Yapı Kredi Yayınları
A’dan Z’ye Sabahattin Ali, Sevengül Sönmez, Yapı Kredi Yayınları
“Sabahattin Ali’nin Özel Mektupları” İki Gözüm Ayşe, Doğan Akın&Ayşe Sıtkı İlhan, Bilgi Yayınevi
Arşiv: Kafa Dergisi 115. Sayı